AĞAÇ


Belediye ekibi geldiğinde pencereden bakıyor olması rastlantı mıydı, hiçbir zaman bilemedi. Yalnızca bakmayı sürdürdü, kımıldamadan.
Bir kamyonun içinde mekanik bir merdiven, iyice yükselebilen cinsten. Ve iki adam, kuvvet gerektiren her işi yapabilen cinsten.
Komşular sanki suçlu biriymiş gibi ihbar etmişti ağacı uzun süre önce, çok yaşlandı, tamamen kurudu, bir şiddetli fırtınada artık köklerine tutunamayıp üzerimize yıkılıverecek diye. Mazallah neler duyuyorlardı, yoldan geçenleri yaralayan dallar, arabaların üzerine devrilen gövdeler, öyle değil mi? Haklılardı, yerden göğe kadar, bir zamanlar o çınar ağacının sık yapraklarıyla uzandığı göğe kadar!
Ağacın canı çekilmişti, üzerinde yaşam belirtisi yoktu uzun zamandır. Sokağın en yaşlısı olmalıydı. Yine de hala öylece duruyordu, ayakta. Yanından ona doğru atlayıp sarılan hanımeline kıyamıyordu sanki. Aslında daha çok yaşardı da, hastalanmıştı koca çınar. Onun suçu değildi hastalanması, o uzun yıllar boyunca elinden geleni yapmış; payına düşen güneş ışığıyla yağmur suyunu ziyan etmemiş, baharın ilk günlerinde yapraklarını yeşertmeye başlamış, sonbaharın son günlerine kadar üzerinde tutmaya çalışmıştı onları. Kalın gövdesine kazınan aşk harflerini hep hoşgörmüştü. Eskiden bahçenin içindeyken sonradan yeni kent düzeninin sınırlarıyla “kaldırıma giden” yerdeydi kökü. Sokaktan geçenlerle, altında soluklananlara şefkatli gölgesini sunmaktı görevi, ve sokağı yeşiliyle bezemek, her şeyden önce.
Ama olağandışı birşeyler olmuştu; yeni kaldırım taşları döşenirken ona öyle az toprak bırakmışlardı ki çevresinde, neredeyse hapsolmuştu o bir kalıptan dökülen tuhaf taşların arasına, nefes alamamıştı besbelli. Sonu çabuklaşmıştı böylece, ola ki içine düştüğü o cendereydi onu bunaltan.
Üzerinde özenle taşıdığı hanımeliyse capcanlıydı, ve onca zaman tutunduğu dalın başına gelenler karşısında çaresiz...
Adamlar işlerinin hakkını verircesine atılmışlardı ağacın üzerine, deneyimin verdiği ustalık ve yalnızca görevlerini yapmanın umursamazlığıyla. Metal merdiven içindeki adamla birlikte yükselmeye başladı ve önce alçaktaki dalların önünde durdu, elektrikli testere o korkunç homurtusuyla çalıştı. Dallar yere düştü bir bir, ağacın yaşadığı daha eski günlerin nişanesi olan, altlardaki dallar. Merdiven yükseldikçe düşen dalların yılları da ileriye gitti. En üsttekiler yaşama adım attıklarında daha önlerinde uzun zamanları olduğunu düşünmüş olmalıydılar, nasıl yaşlı bir gövdeye bağlı olduklarını farketmeksizin. Ve başlarını boşu boşuna denizi seyretmek üzere yukarı uzatmaya çalışmış olmalıydılar, artık o suratsız binaların örttüğü denizi görmelerinin olanaksızlaştığını bilmeksizin.
Sıra o koca gövdeye geldi.
Gövde kalındı, yer yer kabukları kalkmıştı, üzerinde yılların çentikleri birikmişti. Tüm dalları kesilmiş, soyunup ihtiyarlamış vücudunun gözler önüne serilmesinden pek rahatsız, ne var ki çaresiz bir insan gibi öylece duruyordu. Teslim olmuştu görünürde, ama son bir mücadele de onun hakkıydı.
Testereyi kolay işletemediler üzerinde, birkaç yerden deneyerek, zorlayarak iyice yaraladılar onu.
Sonra gitgide çirkinleşen görüntüsüne mi dayanamadı bilinmez, birden çeliği içine alıverdi çınar, yazgısına direnmekten vazgeçti artık. Adamlar rahatladı, daha bir şevkle -hoyratça dememeli- giriştiler ağaca, çelikle elektriğin gücünü arkalarına alarak. Seyredenler de, -elbette sokakta ve pencerelerde bu kesip doğrama işini garip bir zevkle baştan sona izleyen pek çok kişi toplanmıştı, hep oralarda olurdu onlar, yeter ki böyle bir seyirlik çıksın, ve onları olay mahallinden gerekli uzaklıkta tutmak da ayrı bir çaba gerektirirdi hep-, rahat bir nefes aldılar, sanki işi kendileri tamamlamışlar gibi.
Sokak yaşlı çınardan kurtulmuştu! Hem de birilerine yakacak odun çıkmıştı, ne iyi. Nasılsa onun üzerine kazınan aşklar da solmuştu...

Kamyon, yüklendiği parçalanmış ağaçla, bir zamanların o heybetli ağacıyla uzaklaşırken, ailesinden, sevdiği yaşlı birinin cenazesinin arkasından bakar gibi bakakalmıştı ardından penceredeki kadın, çılgınca fışkıran gözyaşlarını sonradan fark ederek.
Nelere tanıklık etmişti bu giden ağaç? Daha doğrusu nelere tanıklık etmemişti ki? Bostancı’nın en keyifli zamanlarına, İstanbul’un sayfiyesi olduğu o kaygısız zamanlarına... Semtin ayrıcalıklı olduğu zamanlara, ‘mutena’ diye tanımlandığı zamanlara...
Çocukluğunun en güzel zamanlarına, gençliğinin en sorunsuz, en sorumsuz zamanlarına. Ve olgunlaşmaya başladığında, zamanı izleyen aşamalara. Önce kış aylarında kesintilerle, sonraları kesintisiz…
Büyük aileye gelen ilk torun olarak el bebek, gül bebek, pek küçükken altından geçmiş olmalıydı ilk kez. Belki ağaç da o zamanlar gençti. Bahçelerin sessiz, sokakların ıssız, meydanların tenha olduğu zamanlar... Gecelerin karanlık olduğu zamanlar. Bir caddeye ancak birkaç büyük bahçenin sığdığı zamanlar. Bahçelerdeki köşklerin ağaçlardan görünmez olduğu zamanlar.
Sonra küçük bir kız olarak tasasız, sevinçle denize giderken. Bostancı sahilinde birkaç kumsallı plaj, bir de dondurmacı bulunduğu zamanlar. Plajlara giden yol üzerindeki o köhnemiş köprünün tarihteki ünlü Bostancıbaşı Köprüsü olduğunun, İstanbul’a girişin yüzyıllarca bu köprüden denetlendiğinin semt sakinlerince bilindiği zamanlar. Ve köşedeki tuhafiyeciden entarilik basma kumaşlar alınmasının küçük kızın mutlu olmasına yettiği zamanlar. Ve çınarın üzerinde ağaç gövdesine kazılı bir aşk ilanını ilk kez görüp şaştığı zamanlar.
Ve genç kızlığının başında, büyümek ve güzelleşmek arzusunda, ancak görünüşünden hiç mi hiç memnun olmaz huysuzluktayken, hevesle Bağdat Caddesi’ne, piyasa yapmak ve pastanede oturmak üzere “çıkarken” ve yaz sonlarında güzelim bahçesine veda etmenin hüznüyle temelli İstanbul’a “inerken” o koca çınar ağacı oradaydı.
Daha sonra, üniversite öğrencisi olarak, elinde T cetveliyle Beşiktaş otobüsüne yetişmeye koşarken de öyle. Sevgilisiyle masumca sarılışıp ayrılırken evin pencerelerine siper olmuştu ağaç her akşam. Ya da yapraklarını döktüğünde sevgilisine balkonda daha uzun mesafeye kadar el sallamasına yer açmıştı.
Artık İstanbul’un Boğaziçi Köprüsü vardı ve yaz-kış Bostancı’da oturuyorlardı, zaten veda edecek bahçe kalmamıştı, yerini çok katlı yapılar almıştı. Düşündükçe bu çınarın kendisinin kişisel tarihinde ne büyük yeri olduğunu daha iyi anlıyordu. Derken evli bir genç kadın olarak, üniversiteye ders vermeye giderken yürümüştü aynı yolda. Çocuklarından birinin elinden tutmuş, diğeri yanında yürürken, onlarla ilgili türlü ayrıntıdan birini mükemmelleştirmeye çabalarken de.
Ve yıllar boyu aynı yolun taşlarına basarak, yorulmuş, ancak hala genç olduğunu düşünerek, geçip durmuştu o çınarın altından. Onun yaşlılığını gözden kaçırarak, ya da görmezden gelerek...
Anıların sonu yoktu. Bazıları sönük, bazıları çok canlı. Kentin dokusundaki dönüşümler, sakinlerinin dönüşümlerine eşlik etmişti sessizce...
At kuyruklu küçücük bir kız,-çünkü babası onun saçını at kuyruklu beğeniyor en çok-, gencecik annesinin elinden tutmuş, hoplaya zıplaya Bostancı İstasyonu’na sevgili dedesini karşılamaya gidiyor. Dedesi Haydarpaşa’dan bindiği trenden iner inmez ona doğru çevikçe koşacak, onu kucaklayacak, yalnızca ikisine ait tekerlemeyi söyleyecek, getirdiği Şam fıstığı dolu kesekağıdını verecek, bazen bir şemsiye çikolatayı da. Birlikte alt geçitten tırmanıp istasyonun arkasındaki ağaçlıklı meydan kahvesinin önünden geçerek telaşsız adımlarla eve dönecekler, yolda tüm esnafla selamlaşarak; herkes dedeyi, Eczacı Cemal Bey’i tanır, “Cevizli Köşk”ün sahibini. Kamburunu çıkarıp geçmesi kimseyi aldatmasın, o koyu yeşil gözlerindeki keskin bakışlarıyla yolda herkesi farkeder de, işine geleni görür yalnızca.
Bahçeleri büyüktü, çocuk gözüyle ötesi “aşağı bahçe” diye nitelenecek ve orada kitaplarda görülen timsahların yaşadığına ihtimal verilip ürkülecek kadar büyük. Evleri ahşap, üç katlı, iki katın üzerinde bir çatı katı, balkonlu, oymalı korkuluklu. Bir yandan yakındaki denizi, bir yandan uzaklardaki Kayışdağı’nı gören balkonuna hanımeli dolanmış, annesinin en sevdiği çiçek, kokusu zariftir dediği çiçek, piyano çalarken içeri giren kokusunu derin derin içine çektiği çiçek... Evin neredeyse tümünü saran mor salkımla sarmaş dolaş olmuş, o da kendisinin en sevdiği, aklının erdiği günden beri. Mor salkımın gövdesi öyle kalın ve büklümlü ki, oyunlarında onu at yapıp üzerine bineceği ve çok, çok uzaklara, hayal ülkelerine yol alacağı kadar. Ve bir koluyla evin yanındaki geniş çardağa uzanıp üzerini yaprak kıpırtılarıyla ışıklanan bir perde halinde örtecek kadar.
Evin önünü boydan boya kaplayan ahşap sütunlu verandada, bu en sevdiği yerde, maviye boyalı rahat koltuklar, minderleri rengarenk çiçekli. Az ötedeki nilüferli süs havuzunun fıskiyeli yalağından kaçamak su içen kuşlar. Ve herşeyin tadını en çok çıkaran, o bahçedeki her ağacı, her çiçeği tanıyan iki kişi, dedeyle torun. Ailenin diğer fertleri de severler bahçeyi elbet, ama sıkı sıkıya bağlılık, bu bambaşka... Kaç çocuğa mis kokulu kayısı ağacına kolay tırmansın da oradaki özel yerinde, dalların çatallaşıp doğal bir kucak oluşturduğu yerinde saatlerce hayal kursun diye dedesi bir demir basamak yapmıştır?
Tüm çocukça karşı koymalarına rağmen evin ve bahçenin yıkılıp yerine apartmanlar yapılması kararlaştırıldığında ve sonunda veda günü gelip çattığında, her bir ağacı, her bir çiçeği ve evin her bir duvarını, en çok da mor salkımın yol bulup içeri girdiği pencerenin bulunduğu beyaz badanalı duvarı usulca okşayışını, yaz sonuna kalan tek tük hanımelini kokularını içinde saklamak üzere koklayışını hala zaman zaman yaşardı. Yaşanmış yerlere veda etmeye, ancak anılara sıkı sıkıya tutunmakla, kendi içinde yaşatmayı sürdürmekle dayanılabilir çünkü.
Bahçedeki kalabalık ve keyif unutulamaz; annesiyle babasının, güzel teyzesinin, dayılarının arkadaşlarıyla dolup taşan, cefakar anneannesinin yardımcılarıyla birlikte hazırladığı kazan kazan yemeklerin tüketildiği, küçük dayısının ve sonraları kendisin kırkbeşlik plaklarından yayılan müziğin ancak kardeşlerinin oyun çığlıklarıyla ya da tavla şıkırtılarıyla bölündüğü uzun yaz günleri, açık hava sinemalarının renklendirdiği uzun yaz geceleri... Bostancı Deniz Sineması’nda, çivileri bacağı çizen ahşap sandalyeler üzerinde, iç burkan aşk öykülerinin, abartılı savaş sahnelerinin, erişilmez ülkelerin heyecanla izlendiği, hemen bitişiğindeki tren yolu yüzünden ara ara tren gürültüsüyle kesilen, yeşil şişelerden gazozların içildiği, uykusu gelmiş çocukların gece yarısı yürüyerek eve dönüşlerde kucağa tırmanmak istediği akşamlar.
Lal renkli kadife güllerinin kokusu mu, yahut pespembe reçellik güllerin kokusu mu baskın çıkar belleğinde bilinmez. Yoksa patlıcan-biber kızartmalarının kokusu mu daha çağrışım dolu? Ya da ağaçtan toplanan sulu meyvelerin tadı mı damağına yapışıp kalan, en çok da o kızarmış şeftalilerin ve üzerlerindeki kumuyla yutuverdiği o kokulu minik çileklerin tadı... Veya bembeyaz çarşaflara silkelenen karadutların benzersiz rengi, içine işlemiş olan. Ve evde kocaman kalaylı yuvarlak tepsiye döşenen kıymalı böreği gazete kağıdıyla örterek pişirilmek üzere sokağın sonundaki fırına götürecek kadar büyüdüğü günün sevinci. Böreği fırından alma saati geldiğinde o sevincin dikkatsizliğiyle sıcak tepsiye yapıştırıverdiği elinin yanığı hala acıyor olabilir mi? Belki de mavi çamın en sağlam dalına kurulmuş salıncağında kolan vururken yerden kalkan tozun havada dağılışı, evin çatısını aşan ulu çamların rüzgârdaki hışırtıları eşliğinde...
Şimdi yerinde yeller bile esmeyen, yalnızca blok blok apartmanların yükseldiği ve kendisinin de barındığı bu yer mi bir zamanlar bunca güzelliği kucaklamış olan? Tanıkları bir bir azalan, tükenen...
Hepsi, hepsi sanki o çınar ağacının belleğine kazılıydı.
O kararmış hatıralar kutusu parçalanıp giderken sanki tüm bunları bir anda canlandırarak aktarmak istemişti ona. Hani ölmekte olan birinin gözünün önünden geçen yaşam şeridi misali...
Bir kentin, bir semtin, bir yeryüzü varlığının, ya da hepsinin birbirine sarılan geçmiş yaşam şeritleri...
Biten ve yenilenen. Sürüp gidenle yan yana.
Hanımelinin kökü sürüp gitmişti. Güvenle tutunacağı dallardan yoksun kalsa da. Apartman bahçesinin basit parmaklığına sarılmıştı. Kadın ertesi yıl fark etmişti bunu, açan çiçeklerinin kokusu yoldan geçerken burnuna ulaşıverince. O hanımelinin çiçeklerine gün gelip de derin bir hüzünle sarılacağını bilemezdi.
Yıllar geçti, o çınar gibi hastalanıp sonunda ölüm döşeğine uzandı annesi. Onun son saatlerinin geldiğini anladığında sokağa çıkıp birkaç dal hanımeli kopardı, yastığının iki yanına koydu. Annesinin bundan pek hoşnut kaldığını elini tutuşundan anladı.
Onu çarşaflarıyla birlikte alıp götürürlerken başını kaldırıp bakamadı, ancak ertesi gün, yıkanacağı zaman son kez yanına girdi. Çarşaflar açıldı, yere hanımelleri döküldü. Bostancı’nın, Eski Bostancı’nın hanımelleri. Eski Bostancı “Hanımı”na eşlik etmişlerdi, sonuna kadar.
İçi kuruyan ağaçlar yeryüzünü terkederken yeryüzünde döngü değişmedi. Ve kesilen ağaçların yerine taze fidanlar dikilegeldi, hatıralar kutusunun yerine dikilen bol yapraklı ağaç gibi.
Şimdi o cılız gövde, kökünü saran beton kalıplar izin verdiğince büyümeye çalışmakta, kentin, semtin ve kim bilir kimlerin, belki de kendi çocuklarının kişisel tarihine, geleceğin anılarına tanıklık etmek üzere...
Hanımeli ağacın yakınında, çok yakınında. Ne zaman buluşurlar bilinmez, ama bir gün... Yeter ki sokak yerinde kalsın.

Temmuz 2007
Bostancı


KADIN ÖYKÜLERİNDE İSTANBUL, Sel Yayıncılık, İstanbul 2008


Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim