18.yy Osmanlı Sarayı Harem’inde imkansız bir aşk öyküsü...

Hepsi birbirinden güzel olan cariyelerin arasında aklıyla ve sıradışı kişiliğiyle öne çıkan bir cariye, sultanın yatağına yalnızca bir kez davet edilir, ve ona aşık olur. Yollamayacağı mektuplarına aşkını döker. Sultanın da ondan müthiş etkilendiğini, ancak çocukluğundan tahta çıktığı 50 yaşına kadar hapiste geçirdiği 44 yılın bıraktığı ruhsal bunalımlarla  ondan kaçtığını, bu yüzden onu görmezden geldiğini bilmez.

Sultan da, cariye de, öyküsü diğerlerinden farklı olan yakışıklı bir harem ağasının tabloyu değiştireceğini farketmemektedir...

Harem olgusunda cinselliği; kaçan ile kovalayan rollerini yeni baştan ele alan bu romanda yazar, olaylara hem sanat tarihçisi, hem de kadın olarak, değişik perspektiflerden yaklaşmanın tadını çıkarıyor. Bir yandan da arka planda Topkapı Sarayı Harem’inde yaşam ayrıntılarını, Harem’in içyüzünü, buradaki düzeni, adetleri, eğitimi, törenleri, eğlenceleri, giysileri, mücevherleri, dekorasyonu keyifli bir dille yansıtıyor.

Sultan Abdülhamid’in kadınlarından birine, Ruhşah’a yazdığı bilinen beş ateşli, içten, gerçek mektup romanın başlıca esin kaynağı.
Yazar arşivdeki bu mektuplardaki yakarışların nedenini, oraya kadar nasıl gelindiğini hayal ederek karşılığını kurgulamış, bu olağanüstü duygusal erkeğin karşısına ondan da çılgın, ondan da ateşli ve derinliği olan, zeki ve duygulu bir kadın koymuş.
Ve Harem’de geçen bir aşk masalı anlatmış. 


ALINTILAR


Hünkar sofası pek ışıklı bu akşam.
Kırmızı ile altın, birbiriyle mükemmelen anlaşan bu iki renk, sofanın her yanına hakim…
Kırmızı ile altın bir arada sıcaklık akıtıyor etrafa sanki, ve ihtişam.
Kırmızı ile altın, duvarlardaki mavili çinilerden aynalara yansıyan ışığı yakalayarak ısıtıyor sanki…
Herkes bir beklenti içerisinde. Türlü türlü beklenti. Harem’in en cazip dilberleri yanyana dizilmişler, dizilirken unvanlarını amansızca gözeterek…

Bu kadar korkak mısın ey benim Hünkarım?
Yahut bu kadar cesur?... Bana sevmeyi öğrettin, şimdi de acı çekmeyi mi öğretiyorsun?

Ne zaman sıkılsam, bu aynaya baktım ben.
Aynaya daldığımda hayallere de daldım.
.../..
O aynaya baktığımda aşık olmuş bir hadımağa gördüm. Şaşkın, ama kararlı biri.
O aynaya baktığımda ömrünün sonuna yaklaşan, bahtsız bir padişah gördüm. Yalnız, ama vakur biri. O aynaya baktığımda kendi kıymetinin farkına yeni varan bir cariye gördüm. Çile çekmiş, ama güçlü biri.

Aşkın kokusu. Duvarları çiniyle kaplı o küçük mekana aşkın kokusu sinmişti. O kaygan, üzerlerindeki rengarenkliği yalanlarcasına soğuk satıhlı çinilerin çiçekleri sanki iki vücuttan fışkıran aşk rayihalarının kokularını salmıştı birden, iyice ısınarak, neredeyse sahici çiçeklere dönüşerek. İki bedenden yayılan o müthiş, o emsalsiz ısı bir hale gibi sarmıştı her yanı. Aşk denen şeyin, bu güya cisimsiz hadisenin görünür hale gelmesiydi yüzümde parlayan ışık
.


     

Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim