CARİYE  

ALINTILAR


Cinlere inanmam, hayallere inanırım, bazen masallara da...

Hazret-i canım, sevdiğim,
Ruhumun yegane ışığı Hünkarım,
Bunu beklemiyordum.

Beklediğim, hayal ettiğim, umud ettiğim çok şey vardı elbette, ama bu değil. Seçilmiş olmanın zevki, muvaffakiyetin tadı, beğenilmenin hazzı... Bunların hepsine hazırdım, hazırlıklıydım.

Lakin menkıbelerde okuduğum o aşka düşmek...
Bunu beklemiyordum. Bunu beklemiyordum işte.

Bu aşka düşmeyi beklemiyordum.

O gece senin bana her seslenişinde, adımın tadına vararak “Aşkıdil’im” deyişinde, bana münasip görülen bu isim misali aşkla doldu gönlüm... Saçlarımın altın rengini överek zülüflerimi eline doladığında, gözlerime baktığında deryayı keşfettiğini söylediğinde sevinçle doldu yüreğim...

Seninle bir akşamdan sabaha yaşadıklarımız belki de bir ömürde yaşanabileceklerden daha boldu. Evet bol en uygun kelime, zengin demek ise kifayetsiz, bu kelime başka pek çok tarafa da çekilebilir çünkü. Bolluk demek daha doğru.

Bedenlerimiz birbirine temas ettiğinde meydana gelen ışıma hangi harp meydanındaki kızışmanın dumanıyla, hangi muharebenin orta yerinde peyda olan o heyecan bulutuyla mukayese edilebilir cinsten idi? Sarsıntılarımız karşı karşıya gelen kaç cengaver yüreğinin o şiddetli çırpınışıyla çıkardığı sessiz gümbürtüye denk idi?

Neden harp meydanından ilham aldım bilmem, kendiliğinden oldu işte... Demek ki için için bir çatışma gibi telakki ettim beraberliğimizi; çarpışmanın cehennemi sıcağıyla sevişmenin cennetvari sıcağını bir gördüm.
Nefes nefese sana yaklaştığım an, belki de kaçınılması mümkün olmayan çarpışmanın ölümcül anına doğru atılan son adım ile kıyaslanabilir idi, geri dönüşünün olmadığı bilinen, ve dönülmek de arzu edilmeyen bir an...

Ya da ola ki ejderhaların dev balıkları kovalarken dalgalandırdığı hayali bir deryanın üzerinde seyreden hayali bir kalyonda idik sanki, bu kabarıp taşan deryanın her hareketini içimizde hissedip beraber salınıyorduk sanki...

En ürkütücü hayaller ile, en derin ve en şehvetli hislerin, tezatların birleşimi, ve saadetin zirvesi...





Mabeyn iyice kalabalık yine. Harem’de bu akşamki işret meclisi için hazırlıkların son merhalesi… Bu muhteşem hünkar sofası, bu ışıklı kubbenin altı yine efendisini ağırlayacak.

Dile kolay, burası Zillullah fi’l-arz’ın, Allahın yeryüzündeki gölgesinin, Devlet-i Aliyye’nin başının, padişahın ikametgahının merkezi.

Efendimiz varlığıyla mekanı kutsal kılar, Harem onun yanaşılmaz, dokunulmaz hayat sahasıdır. Ve elbet ona hizmet etmek her kula nasip olmayacak bir saadettir ki, ben bu mesud kullardanım.

Birkaç harem ağası da o simsiyah parlayan pürüzsüz tenleriyle, bembeyaz kaftanlarıyla, kırmızı şalvarlarıyla dolanıyor sofada, hizmete bakan cariyelerle beraber.

Herkes vazifesini layıkiyle yerine getiriyor, hele benim oradaki mevcudiyetim sebebiyle daha da dikkatli olarak. Bu alışılmış bir vaziyet değil aslında, bu çeşit akşamlar hazinedar kalfaya hesap veren diğer yüksek vazifeli kadınlar tarafından hazırlanır, amma bu kez benim varlığımı arzu etti efendimiz. Benim istisnai bir hizmetkarı olduğum herkesin malumudur.

Ağalar pek sessizce hareket ediyorlar.
Herkes işinin ehlidir bu kusur kabul etmez nizamın içinde ya, yine de göze girmek arzusunda olanlar, kendini beğendirip aradan sıyrılmaya çabalayanlar daha bir gayretkeş…

Birazdan da bir-ikisi dışında hepsi sofayı tamamen kadınlara terk edecekler. Sadece amansızca muhafızlık edecekleri kadınlara, yüreklerini açıp da, ellerini süremeyecekleri kadınlara…

Erkeklikleri yok edilmiş onların, ama ya hissiyatları?

Baş etmesi zor, çok zor.
Ve hangisi, o mahvedici ameliye sırasında çekilen cefa mı, sonrasında göğüslenen acılar mı, hayat devam edip giderken sürüklenen canın çektiği eziyet mi, yoksa kendini hep eksik hissetmenin verdiği tahammül edilmez eziklik mi bu zorluğu inşa eden?
Düşünmemeyi tercih etmek en evla olan.

Onlar da öyle yaparlar, bilirim, hem de çok iyi bilirim.
Aksi takdirde, çıkmaz sokakta bulur kişi kendini…

Hünkar sofası pek ışıklı bu akşam.
Kırmızı ile altın, birbiriyle mükemmelen anlaşan bu iki renk, sofanın her yanına hakim…
Kırmızı ile altın bir arada sıcaklık akıtıyor etrafa sanki, ve ihtişam.
Kırmızı ile altın, duvarlardaki mavili çinilerden aynalara yansıyan ışığı yakalayarak ısıtıyor sanki…

Muazzam bir masal dünyasının, hakikatüstü bir dünyanın tabiatını örüyor herşey.

Herkes bir beklenti içerisinde. Türlü türlü beklenti.

Harem’in en cazip dilberleri yanyana dizilmişler, dizilirken unvanlarını amansızca gözeterek…

Kadınefendiler baş köşede.
Hünkarın gönlünü çelip ona bir de evlat vermiş olan ayrıcalıklı kadınlar. Harem’in nazlı sultanları.
Harem’in güçlü kadınları. Ne kadar süre için, bilinmez.
Harem’in sayısız bilinmezlerinden biri işte.

Onlar her an kaybetmeye ramak kala yaşadıklarını unutmaya hazırlar şimdi. Bu zorlu ve çapraşık mektepte eğitilmişler, bir şekilde ön sıralara çıkmışlar, kendilerini ispat etmişler, hünkara eşlik etmeye layık bulunmuşlar ve o müstesna mertebeye varmışlar, bir de hanedanın devamına hizmet etmiş olmakla bu yeri hak etmişler bu kadınlar.
Efendilerinin tahtının durduğu orta yerin sağındaki geniş sekideler. Sırmalı minderlerle döşeli sedirlerde bağdaş kurup oturmuşlar...
Kendilerine biçtikleri üstünlükleri her hallerinden belli, adeta bürünülmüş bir kılıf misali.

Padişahın sıkça halvet olmaktan hoşlandığı ikballer de kenarlara doğru yerleşmişler, kendilerini tekrar beğendirme sevdasında… Hepsinin efendisi olan o tek erkeğe hoşca vakit geçirtmiş olmanın gururunun yanısıra yükselme umudunun şevki sarmış onları, gelip geçici arzulanılırlıkların hüznünü atmışlar üzerlerinden.

Güzide cariyeler ise yanlara dağıtılmışlar.
Ayaktalar, ellerini saygıyla önde kavuşturmuş, buyruklara uymaya hazırlar, daha çok da çekiciliklerini sergilemeye…
Pek gençler, pek tazeler, pek hevesliler. Pek de güzel.

Sofanın kadınlara ayrılmış bu bölümün merkezinde valide sultan otururdu aslında, hep böyle tatbik edilmiştir kaide. Ancak efendimiz Abdülhamid Han’ın validesi uzun seneler önce vefat etmiş olduğundan bu asude yer boş şimdi, doldurulamıyor. Valide Sultan’ın idari vazifelerini üstlenen Hazinedar Kalfa’nın da oraya oturması hoş karşılanmaz, her ne kadar pek imtiyazlı olsa da kalfa…

Birazdan musiki başlayacak, saadetli efendimizi karşılama musikisi… Sazendelerle hanendeler çoktan yerleşti yerlerine, üst kata.
Bu akşamın müziği Hicaz makamında olacak, öyle kararlaştırdık, şehevi gücü harekete geçirip nefsi gayrete getirdiği söylenegelen makamda…
Padişah hazretlerinin kadınlara düşkünlüğü öteden beri bilinir, onlara kıymet verip şefkat gösterdiği de.

Osmanlı mülkünün sahibinin kadınları, hareminin kadınları.
Kimisi Harem’in büyücek odalarında, kimisi ufak odalarında, kimisi koğuşlarında hazırlanmışlardır geceye. Kimi hizmetkarların yardımıyla, kimi kendi başına …
Hepsi de heyecanlarını yatıştırmaya çalışarak, hepsi de birbirlerine kaçamak bakışlar atarak…

Tek bir adamın kimini yakından bildiği, kimini pek az tanıdığı, bazısını ise hiç tanımadığı kadınlar…

Bazısı muradına erecek günün birinde, çoğu da sadece umutla sürüklenerek ve diğerlerine hizmetle geçirecek günlerini, belki bir gün mütevazi bir evin hanımı olmak üzere çırak çıkarılana kadar, ya da Harem’in meyyit kapısından kefen bezine sarılı olarak çıkana kadar...

Kimisi kuzeyden, Kafkas Dağları’nın sarp yamaçlarına yaslanmış köylerinden, kimisi doğudan, sert Gürcü iklimlerinin şelaleli ormanlarından, kimisi batıdan, Balkanlar’ın yanık havalarının yankılandığı sulak kasabalardan, kimisiyse Akdeniz’in sıcak sularında dolanan, alın yazıları korsanların yoluna çıkmış o gemilerin seyir defterinde yazılmış Avrupa milletlerinden…

Hepsinin ortak hususiyeti güzellik.
Talih mi bu, talihsizlik mi bilinmez…

Mabeyn’de toplanan kadınların sadece endamları değil, kılık kıyafetleri de birbiriyle rekabette, her biri bir cennet bahçesinin pek nadide gülleri sanki…

Elmas rengi iç gömlekleri yarı saydam, incecik bürümcükten, yakaları iyice derin, göğüste saklı emsalsiz hazinelere aralanan.
Dilimli kolları çiçekli iğne oyalarıyla çevrelenmiş hırkalar safran sarısından gül rengine, asumaniden jengariye, erguvaniden çividiye, rengarenk…

Yarım kollu parlak ipek kaftanlar zarifçe kenarlara yığılmış. Yığılmış ki, fıstıki, leylaki, cevizi şalvarların gevşekçe sarmaladığı tombul bacaklar rahatça kıvrılarak yerleşşin, altın işlemeli, lal kakmalı necef kemerler serbestçe salınan göbekleri alttan usulca sarsın.
Entarilerin düğmeleri, kaftanların çaprastları iliklenmeden bırakılsın, altın toplarla zümrüt tanelerinin aydınlattığı gerdanlar açıkta kalsın…
Saçlara takılı tavuskuşu ve balıkçıl kuşu tüylü elmas hotozlar, altın yaldızlı tepelikler, titrek dallı mücevherler sahici çiçeklerle yarışıyor, dalga dalga uzun saçların arasından parıldayan inci ve mercan zülüflükler, enselikler omuzlardan aşağı dökülüyor…
Bembeyaz bilekleri saran dizi dizi altın bilezikler belli belirsiz ve benzersiz bir şıkırtıyla dolduruyor mekanı…

Hangisi beğenilecek?Hangisi arzulanan kadın olacak? Sırma misali saç lülelerinin arasına zümrütten küçümen çiçekler takıp bu cevherin tıpkısı yeşil gözlerini sultandan ayırmayan Binnaz mı, kara gözlerini çevreleyen upuzun kirpikleri yüzünü gölgelerken gamzelerini ortaya çıkararak hafifçe gülümseyen, kırılgan, çekingen Dilpezir mi? Yahut aralarına yakutlar serpiştirilmiş incili zülüflüklerini pembe yanaklarına dökerek elmaslı hotozunun altından taşan kıvır kıvır kızıl saçlarını görmezden gelinmez bir keyifle efendimizin nazarına arz eden Mutebere mi?
Yoksa hünkarın gönlü yine şu yeni gelen tazeye; Cezayir korsanlarının esir alıp da güzelliğini ancak padişaha layık buldukları kumral, nazlı, narin dilbere mi kayacak, şu Nakşıdil adını verdikleri fettana... Evet, Abdülhamid Han’ın Nakşıdil’e pek iltifatkar davranışı kimsenin gözünden kaçacak gibi değil. Aşkıdil artık umudunun olmadığını biliyor. Ne zamandır sultanın gözü bile takılmıyor ona, ya da... Ya da bilhassa çaba gösteriyor benim haşmetli efendim, ondan yana bakmamaya...

Ya nefsine hakim olamaz, olamaz da yine ihtirasın o korkutucu mertebesine geçerse onunla diye... Benimse yaşadıkları gecenin heyecanından habersiz olduğumu zannediyor.

 



Bana yollamak lütfunda bulunduğun küpeleri beğendiğimi söylemem gerektir hünkarım. Bir yarım çiçek misali dizilmiş damla şeklinde kesilmiş o şahane necefler müthiş heyecanlandırdı beni.

Teşekkür etmeliyim.

Acaba Harem’deki o büyük sofada asılı o muhteşem avizenin neceflerini hep hayran hayran seyrederken mi yakaladı beni o mübarek bakışların? Bu cevhere hissettiğim yakınlığı mı fark ettin yoksa benim sevgili hünkarım? Eğer hal böyle ise, dünyalar benim olur. Bu pek uzak bir hayaldir amma, yine de öyle olmasını arzu ederim, benim sevincimi artırmak maksadını taşıdığını tahayyül etmek yani...

Ben bu zarif küpelerin altın yuvalardaki neceflerini gözyaşı damlalarına benzettim, elime alır almaz ilk bu düştü hayalime.
Gözyaşları birleşince çiçek olmuşlar amma. Tıpkı benim gönlümden geçenler misali.

Bana gözyaşı döktüren aşkın, yeryüzünün en nadide çiçeğine sahip imişim gibi benzersiz bir saadet de ilham ediyor aynı zamanda.

Yüreğimin çaresiz bir kuş gibi çırpınması, beni en olmadık zamanlarda hayallere salması, yaşananı tekrar tekrar yaşamak arzusuna garketmesi fevkalade bir his, ve nasıl da ızdırabın tadına vardırıyor...

Bu muhabbetin sırrına varmak imkansız, imkansız.



Hünkar sofasında heyecan son haddinde artık.
Bense hep tekrar eden bir ayine katılacakmışcasına sükun içerisinde, ağırbaşlı, hatta durgun.
Etrafımda olan bitene; bütün şaşaalı nizama rağmen hakim olan o sessiz karmaşaya aldırmaksızın, kendi içimdeki karmaşayı umutsuzca çözmeye çabalamakla meşgul…

Bir yandan da herşeye titizlikle nezaret etmekten geri durmuyorum.
Aslında pek ender üstlendiğim, ancak efendimizin hususi arzusuyla yerine getirdiğim bir işi layıkıyla yapmanın gururu da aksediyor tavrıma, mutlaka.

Vakur bir adam.
Vakur bir erkek.
Evet, suretim tam da bu.
Uzun boylu, soyunu inkar etmese de kırık bir renkte, esmer tenli. Ve buna karşılık alışılmadık şekilde yeşil gözlü; görenlerin hayretlerini saklamaya çalıştıkları bir yeşil, derya dibindeki yosun misali… Dolgunca dudaklarıyla siyah kaşlarına gelince, bu hatlarının soyunun bir tarafına, kara derili tarafına işaret ettiği bellidir. Pek ender de olsa gülümsediğinde çarpık tebessümü inci dişlerini açık eder, amma dedim ya, gülmek gelmez içinden pek. Kemikli burnuyla derin çene çukuru ise bu surattaki şükrettiğim kusurlar! Hulasa, aslında burada bulunması imkansız telakki edilecek olan bir adam, onu o yapan hususiyeti bilinmese eğer…

Sahiden de Harem’e, hele böylesine merkezine gelmek hünkardan başkaca bir erkeğe nasip olmaz ki. Meğer ki haşmetli efendimizin böyle sıra dışı buyruklarıyla kaideler alt üst ola…

Saray-ı Cedid Haremi’ndeki padişah dairesinin başlangıcıdır burası, bundan sonrası alemin hakiminin hususiyetidir hep…

Harem’deki bu en büyük mekanın şahane nakışlı kubbesi kimbilir nelere şahit olmuştur bu güne kadar…

Burada herşey sanki büyülü bir hava içerisinde yüzermiş gibi… Gündüzleri yüksek duvarların tepesinden bakan revnak pencerelerden süzülen rengarenk ışıklar sofaya sürekli bir loşluk vermekteyken, akşamları kubbeden sarkan necef damlalarıyla bezeli billur avizenin mumları muazzam ahşap kubbedeki varaklı eski kalemişlerinin altın ışığını her yana yansıtmakta…
Aşkıdil’imin gözü bu avizeye takılır sıklıkla, uzun zincirin ucundaki kebir çembere çepeçevre sıralanmış o iri necef damlalara, kayalardan elde edilen bu enfes taşlara bakar o, kimi zaman durmaksızın bakar, durur. Hemen üzerlerine dizili billur cam çubuklardan, mumların işlemeli billur cam çanaklarından, zincire eşlik eden küçük billur cam toplardan farklı o damlalara… Kendisi gibi farklı olana dalar gider…En hafif bir esintiyle kıpırdayan, hem ışığı yakalayıp yansıtan, hem de onu içinde, kendi yarı saydam yoğunluğunda toplayan necef… Kendi rengi olmayan, su duruluğundaki bu cevher meğer eski Grek aleminin Kaf Dağı’ndan, dağın gizli mağaralarından çıkarılmış. Ve ebediyete kadar çözülmeyecek buzu yarattıklarına inanmış ya çıkaranlar, kendi lisanlarında buz demek olan krustalos tabir etmişler bu cevheri, billurları da bu isimle çağırmışlar hep. O tertemiz, berrak suretiyle bir saflık nişanesi olmuş, kutsal hediyelerin sathından eksik olmamış necef, asırlarca…
Sırf Aşkıdil’e benzetirim diye araştırmışımdır bu cevherin hikayesini. Eh , öğrenmenin sonu yok ya. Bu kıymetli, pek sert taş hazinedeki nadide kutuları, kaseleri, maşrapaları, mücevher kemer tokalarını, küpeleri, gerdanlıkları süsler hep, ancak hiç birinde bu müthiş şekli alamaz bence; kayanın billuruna en yaraşan şekil bu damlaların şekli olmalı. Kayaların bağrından çıkan gözyaşları, iri iri dökülürken donmuş kalmışlar sanki…Aşkıdil tam da bu mucizevi değişimi, bu emsalsiz intikali düşünür hep, sonra da kendi dönüşümünü, bilirim…

Bense onu necefle, ışığı aksettiren bu cevherle bir nitelikte telakki ederim, necefte Aşkıdil’i görürüm…

Ona necefle bezeli bir mücevher hediye etmek isterdim.

Kimbilir, belki bir gün…



Küpeleri taktım Hünkarım.
Aslında onları kulaklarıma açılan deliklere değil, yüreğimin üzerine açtığın yaraya takmak isterdim, yapabilseydim eğer, tenimi parçalayıp...
Damla necefler iyiden iyiye ağırlar. Kulağımın ilk delindiği zamanı hatırladım, o anları yeniden yaşadım adeta. Kalfa kadının pek de şefkat göstermeksizin, küçük bir küpenin altın ucuyla kulak memesinin ortasını delişini, akan kanı temiz bir bezle silişini, benimse gözyaşlarımı geriye itip dişlerimi birbirine kenetleyeşimi...

Harem kadınlarının birer çift küpesi mutlaka olur, malumundur efendim. Hepsi senin beğenmene süslenirler; saçlarının arasından bir başka parlaklık, bir renk olsun için... Senin gönlünü çelsin, ola ki... Kendilerinin hoşlanması değildir ilk maksat yani. Bir de pahası mühimdir elbet, zor elde edilen bir takıya sahip olmayı kim istemez ki? Kıymet verdiğin, memnunca sabahladığın aşikar olan her gecenin ertesinde yatağına aldığın cariyene bir mücevher yollaman adet olmuş bir kere. Kadınlar seçtiğin mücevherin cinsine göre, iriliğine göre umut biçerler kendilerine, ilerki günleri için, istikballeri için.
Acep hep sen mi seçersin hep o mücevherleri?




Harem’in kabiliyetlerine göre elenip seçilmiş musikişinas cariyeleri, kadınefendiler için ayrılmış bölümün üzerindeki açık katta yerlerini aldıklarından beri sessizce bekliyorlar.
Onların yetiştirilmesinde esaslı dahlim var. Böylesi bir saz takımını görmedi Harem bugüne kadar. Bu kızlar sayısız cariye arasından seçildiler, sadece ve sadece en iyi olmak kıstas kabul edilerek. Zaten Harem bir mekteptir, en ihtimamlı mektep; cümle alem başka türlü zannederse de, barındırdığı kadınların birçoğu velinimetlerinin gözü bile üzerlerine değmeden gelip geçer, göçer, ancak her biri en iyi terbiyeyi alır.

Efendimiz eğlentisinin mükemmelden öte olmasını istediği zamanlar itimat ederek “Sen tertipleyesin Cafer!” buyurduğunda emrine uyarım, elimden geleni yaparım. Gerçi üst kattaki bu emsalsiz saz takımı ile hanendeleri görmez hünkarımız, yalnızca müziği duyar. Yani bu kızların âlem padişahının mahsus iltifatıyle şereflenme ihtimalleri pek azdır, meğer ki biri olağanüstü sesiyle dikkat çeksin de onu merak etsin… Zaten bu kızlar güzellikleriyle değil, müziğe olan kabiliyetleriyle öne çıkmışlar ve padişahın musiki zevkini tatmin için yetiştirilmişlerdir seneler senesi. Ancak bazen hazinedar kalfanın içlerinden birini hünkarın yatağına layık bulduğu olur, o zaman da sofadaki kahve ikramını ona yaptırır kalfa, ki efendisi bu talihli cariyesini şöyle bir süzsün, hoşlanırsa ne ala...




Benim arzımın hakimi,
O günden beri düşünür dururum; tesadüflere inanmalı mı? O eğlentide kalfa kadının bu sadık bendeni senin yanına doğru, minderli sekinin önlerine yerleştirişi tesadüf müydü acep? Yoksa alın yazısı denenin ta kendisi mi? Aslında kahveni bana sundurtmadı, şerbetini de, yani derim ki, beni sana bilhassa yakınlaştırmak gibi bir niyeti yoktu onun, hatta ihtimal bir başka kızın kısmetini açmaya çalışmaktaydı o. Amma sen bir anda başını çevirip gecelerin karanlığını andıran o derin bakışlarını üzerime diktiğinde, ben de adet icabı kirpiklerimi eğeceğime, sana böylesine yakın olmanın heyecanıyla gözlerimi kaçıramadım, ya da kaçırmadım, olan oldu. Bakışlarımız bir anda çakıştığında sanki bir kıyamet koptu, sadece ikimizin hissettiği. Kıyamet bile ebediyete ermez a, bizimki de bir müddet sonra yatışmaya yüz tuttu, ancak cazibesi devam etti, ikimizin arasında...

Hayatım değişti, ola ki senin de hayatın değişti. Aslında benim hayatımdaki görünür değişiklik senin mübarek yatağından çıktığımın ertesinde Gözdeler Dairesi’nin alt katında, o alçak tavanlı, kafesli koğuşta yer edinmem oldu.

Artık döşeğimi senin arada bir gönül düşürdüğün diğer kadınların barındığı yere seriyorum, en kenarda olsam da...
Daha sıklıkla şereflendirdiğin ikballerin ile çocuklarının anaları, muhterem kadınefendilerin zaten ayrı ayrı odalarda barınırlar ya, birbirlerini çekemediklerinden pek de hayırlıdır böylesi. Koğuşta en kenarda yer bulmuş olmak beni rahatsız etmiyor, aksine arzu ettiğimde olabildiğince kendi başıma kalabilmemi sağlıyor. Seni; aşkı düşünmemi...

Seni şaşırttım ben, biliyorum haşmetlim, sahiden malumumdur bu. Bana son sarılışlarında hissettim bunu. Adeta ilk kez birine sarılır gibiydin. Sanki önceki tüm sarılmışlıkların silinmişti, benden sana akan güce akıl sır erdirmeye çalışıyor idin besbelli.

Sen benim için aşkın kendisisin. Aşka ihtiyacım var. Aşka ihtiyacım hep varmış meğer.
Arzuladığım aşkı veremeyeceksin bana, biliyorum bunu. Ben onu kendi içimde yaşayacağım. Kendimce...




Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim