Mabeyn iyice kalabalık yine. Harem’de bu akşamki işret meclisi için hazırlıkların son merhalesi… Bu muhteşem hünkar sofası, bu ışıklı kubbenin altı yine efendisini ağırlayacak.
Dile kolay, burası Zillullah fi’l-arz’ın, Allahın yeryüzündeki gölgesinin, Devlet-i Aliyye’nin başının, padişahın ikametgahının merkezi.
Efendimiz varlığıyla mekanı kutsal kılar, Harem onun yanaşılmaz, dokunulmaz hayat sahasıdır. Ve elbet ona hizmet etmek her kula nasip olmayacak bir saadettir ki, ben bu mesud kullardanım.
Birkaç harem ağası da o simsiyah parlayan pürüzsüz tenleriyle, bembeyaz kaftanlarıyla, kırmızı şalvarlarıyla dolanıyor sofada, hizmete bakan cariyelerle beraber.
Herkes vazifesini layıkiyle yerine getiriyor, hele benim oradaki mevcudiyetim sebebiyle daha da dikkatli olarak. Bu alışılmış bir vaziyet değil aslında, bu çeşit akşamlar hazinedar kalfaya hesap veren diğer yüksek vazifeli kadınlar tarafından hazırlanır, amma bu kez benim varlığımı arzu etti efendimiz. Benim istisnai bir hizmetkarı olduğum herkesin malumudur.
Ağalar pek sessizce hareket ediyorlar.
Herkes işinin ehlidir bu kusur kabul etmez nizamın içinde ya, yine de göze girmek arzusunda olanlar, kendini beğendirip aradan sıyrılmaya çabalayanlar daha bir gayretkeş…
Birazdan da bir-ikisi dışında hepsi sofayı tamamen kadınlara terk edecekler. Sadece amansızca muhafızlık edecekleri kadınlara, yüreklerini açıp da, ellerini süremeyecekleri kadınlara…
Erkeklikleri yok edilmiş onların, ama ya hissiyatları?
Baş etmesi zor, çok zor.
Ve hangisi, o mahvedici ameliye sırasında çekilen cefa mı, sonrasında göğüslenen acılar mı, hayat devam edip giderken sürüklenen canın çektiği eziyet mi, yoksa kendini hep eksik hissetmenin verdiği tahammül edilmez eziklik mi bu zorluğu inşa eden?
Düşünmemeyi tercih etmek en evla olan.
Onlar da öyle yaparlar, bilirim, hem de çok iyi bilirim.
Aksi takdirde, çıkmaz sokakta bulur kişi kendini…
Hünkar sofası pek ışıklı bu akşam.
Kırmızı ile altın, birbiriyle mükemmelen anlaşan bu iki renk, sofanın her yanına hakim…
Kırmızı ile altın bir arada sıcaklık akıtıyor etrafa sanki, ve ihtişam.
Kırmızı ile altın, duvarlardaki mavili çinilerden aynalara yansıyan ışığı yakalayarak ısıtıyor sanki…
Muazzam bir masal dünyasının, hakikatüstü bir dünyanın tabiatını örüyor herşey.
Herkes bir beklenti içerisinde. Türlü türlü beklenti.
Harem’in en cazip dilberleri yanyana dizilmişler, dizilirken unvanlarını amansızca gözeterek…
Kadınefendiler baş köşede.
Hünkarın gönlünü çelip ona bir de evlat vermiş olan ayrıcalıklı kadınlar. Harem’in nazlı sultanları.
Harem’in güçlü kadınları. Ne kadar süre için, bilinmez.
Harem’in sayısız bilinmezlerinden biri işte.
Onlar her an kaybetmeye ramak kala yaşadıklarını unutmaya hazırlar şimdi. Bu zorlu ve çapraşık mektepte eğitilmişler, bir şekilde ön sıralara çıkmışlar, kendilerini ispat etmişler, hünkara eşlik etmeye layık bulunmuşlar ve o müstesna mertebeye varmışlar, bir de hanedanın devamına hizmet etmiş olmakla bu yeri hak etmişler bu kadınlar.
Efendilerinin tahtının durduğu orta yerin sağındaki geniş sekideler. Sırmalı minderlerle döşeli sedirlerde bağdaş kurup oturmuşlar...
Kendilerine biçtikleri üstünlükleri her hallerinden belli, adeta bürünülmüş bir kılıf misali.
Padişahın sıkça halvet olmaktan hoşlandığı ikballer de kenarlara doğru yerleşmişler, kendilerini tekrar beğendirme sevdasında… Hepsinin efendisi olan o tek erkeğe hoşca vakit geçirtmiş olmanın gururunun yanısıra yükselme umudunun şevki sarmış onları, gelip geçici arzulanılırlıkların hüznünü atmışlar üzerlerinden.
Güzide cariyeler ise yanlara dağıtılmışlar.
Ayaktalar, ellerini saygıyla önde kavuşturmuş, buyruklara uymaya hazırlar, daha çok da çekiciliklerini sergilemeye…
Pek gençler, pek tazeler, pek hevesliler. Pek de güzel.
Sofanın kadınlara ayrılmış bu bölümün merkezinde valide sultan otururdu aslında, hep böyle tatbik edilmiştir kaide. Ancak efendimiz Abdülhamid Han’ın validesi uzun seneler önce vefat etmiş olduğundan bu asude yer boş şimdi, doldurulamıyor. Valide Sultan’ın idari vazifelerini üstlenen Hazinedar Kalfa’nın da oraya oturması hoş karşılanmaz, her ne kadar pek imtiyazlı olsa da kalfa…
Birazdan musiki başlayacak, saadetli efendimizi karşılama musikisi… Sazendelerle hanendeler çoktan yerleşti yerlerine, üst kata.
Bu akşamın müziği Hicaz makamında olacak, öyle kararlaştırdık, şehevi gücü harekete geçirip nefsi gayrete getirdiği söylenegelen makamda…
Padişah hazretlerinin kadınlara düşkünlüğü öteden beri bilinir, onlara kıymet verip şefkat gösterdiği de.
Osmanlı mülkünün sahibinin kadınları, hareminin kadınları.
Kimisi Harem’in büyücek odalarında, kimisi ufak odalarında, kimisi koğuşlarında hazırlanmışlardır geceye. Kimi hizmetkarların yardımıyla, kimi kendi başına …
Hepsi de heyecanlarını yatıştırmaya çalışarak, hepsi de birbirlerine kaçamak bakışlar atarak…
Tek bir adamın kimini yakından bildiği, kimini pek az tanıdığı, bazısını ise hiç tanımadığı kadınlar…
Bazısı muradına erecek günün birinde, çoğu da sadece umutla sürüklenerek ve diğerlerine hizmetle geçirecek günlerini, belki bir gün mütevazi bir evin hanımı olmak üzere çırak çıkarılana kadar, ya da Harem’in meyyit kapısından kefen bezine sarılı olarak çıkana kadar...
Kimisi kuzeyden, Kafkas Dağları’nın sarp yamaçlarına yaslanmış köylerinden, kimisi doğudan, sert Gürcü iklimlerinin şelaleli ormanlarından, kimisi batıdan, Balkanlar’ın yanık havalarının yankılandığı sulak kasabalardan, kimisiyse Akdeniz’in sıcak sularında dolanan, alın yazıları korsanların yoluna çıkmış o gemilerin seyir defterinde yazılmış Avrupa milletlerinden…
Hepsinin ortak hususiyeti güzellik.
Talih mi bu, talihsizlik mi bilinmez…
Mabeyn’de toplanan kadınların sadece endamları değil, kılık kıyafetleri de birbiriyle rekabette, her biri bir cennet bahçesinin pek nadide gülleri sanki…
Elmas rengi iç gömlekleri yarı saydam, incecik bürümcükten, yakaları iyice derin, göğüste saklı emsalsiz hazinelere aralanan.
Dilimli kolları çiçekli iğne oyalarıyla çevrelenmiş hırkalar safran sarısından gül rengine, asumaniden jengariye, erguvaniden çividiye, rengarenk…
Yarım kollu parlak ipek kaftanlar zarifçe kenarlara yığılmış. Yığılmış ki, fıstıki, leylaki, cevizi şalvarların gevşekçe sarmaladığı tombul bacaklar rahatça kıvrılarak yerleşşin, altın işlemeli, lal kakmalı necef kemerler serbestçe salınan göbekleri alttan usulca sarsın.
Entarilerin düğmeleri, kaftanların çaprastları iliklenmeden bırakılsın, altın toplarla zümrüt tanelerinin aydınlattığı gerdanlar açıkta kalsın…
Saçlara takılı tavuskuşu ve balıkçıl kuşu tüylü elmas hotozlar, altın yaldızlı tepelikler, titrek dallı mücevherler sahici çiçeklerle yarışıyor, dalga dalga uzun saçların arasından parıldayan inci ve mercan zülüflükler, enselikler omuzlardan aşağı dökülüyor…
Bembeyaz bilekleri saran dizi dizi altın bilezikler belli belirsiz ve benzersiz bir şıkırtıyla dolduruyor mekanı…
Hangisi beğenilecek?Hangisi arzulanan kadın olacak? Sırma misali saç lülelerinin arasına zümrütten küçümen çiçekler takıp bu cevherin tıpkısı yeşil gözlerini sultandan ayırmayan Binnaz mı, kara gözlerini çevreleyen upuzun kirpikleri yüzünü gölgelerken gamzelerini ortaya çıkararak hafifçe gülümseyen, kırılgan, çekingen Dilpezir mi? Yahut aralarına yakutlar serpiştirilmiş incili zülüflüklerini pembe yanaklarına dökerek elmaslı hotozunun altından taşan kıvır kıvır kızıl saçlarını görmezden gelinmez bir keyifle efendimizin nazarına arz eden Mutebere mi?
Yoksa hünkarın gönlü yine şu yeni gelen tazeye; Cezayir korsanlarının esir alıp da güzelliğini ancak padişaha layık buldukları kumral, nazlı, narin dilbere mi kayacak, şu Nakşıdil adını verdikleri fettana...
Evet, Abdülhamid Han’ın Nakşıdil’e pek iltifatkar davranışı kimsenin gözünden kaçacak gibi değil. Aşkıdil artık umudunun olmadığını biliyor. Ne zamandır sultanın gözü bile takılmıyor ona, ya da... Ya da bilhassa çaba gösteriyor benim haşmetli efendim, ondan yana bakmamaya...
Ya nefsine hakim olamaz, olamaz da yine ihtirasın o korkutucu mertebesine geçerse onunla diye... Benimse yaşadıkları gecenin heyecanından habersiz olduğumu zannediyor.