– Baba, benim de içimden şiir söylemek geliyor, benim kendi şiirimi.
Babası kâğıt kaleme sarılıyor hemen.
                   
– Ne demişti o küçük kız? Bir daha söyleyin bakayım!
Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Fakültesi’nin geniş merdiven sahanlığında genç sanat tarihi asistanını durduruyor. Birkaç gün önce bir sohbet sırasında ona iletilen dizeleri soruyor. Her karşılaşmalarında tekrarlanacak bu sahne, koridorda, anfi önünde, merdivenlerde... Ahmet Hamdi Bey işitmekten hoşlanıyor bu dizeleri:
Büyüklüğümü düşünüyorum / Ağlıyorum / Çocukluğum nerde diye

 

Kimi şiir saatleri kapının çalınışıyla sona eriyor, misafirler geliyor, habersiz. Birden beliriyorlar kapıda, sevinçle buyur edilen dostlar. O zaman evin havası değişiveriyor. Küçük kız şiiri sevdiği kadar bu eğlenceli akşamları da seviyor, hiç yatağına gitmek istemiyor.
Dar, yırtmaçlı, ya da boydan boya pilili etekli kadınlar omuzlara değen, uçları dışa doğru “karavel” ya da kulak altında biten kısa kabarık saçlarıyla özenli... Üzerlerinde hep rengârenk kazaklar ya da minik fiyonklarla kapanan bebe yakalı bluzlar. Kulaklarında parlak renkli taşlı ya da incili klipsli küpeler. Ayakkabı topukları kısaca ve ince. Bazıları öyle ince ki, halının örtmediği parkelerde delik gibi izler bırakıyor. Erkeklerse kravatlı ceketli, ya da balıkçı yaka kazaklı, mokasen ayakkabılı.
Çaylar içiliyor, pek ender olarak da birilerinin “yurtdışından” getirdiği viskiler, dar uzun kadehlerde. Evde ne varsa ikram ediliyor, küçük kız bisküvi tabağını taşıyor dikkatle, meyve tabağı ağır.


Annesinin piyanoda tangolar çaldığı da oluyor, işte bu çok eğlenceli! Tango notalarının kapakları da diğerlerinden farklı sanki, daha çekici galiba... Hele bir tanesi var ki, kapağındaki dansöz Katja’ya bayılıyor. Nota kapağının lacivert zemini üzerinde kırmızı saçları, ince askılı, büzgülü bol etekli kırmızı-beyaz tuvaleti, kollarından savrulan şalıyla Katja.
– Bu bir fosktrot canım. Hareketli ve eski bir dans. Sen hoşlanıyorsun diye çalıyorum.
– Şu güzel elbiseli kadınların olduğu nota da çok eski değil mi annecim?
– Sen müziği mi dinliyorsun, yoksa notaların resimlerindeki kıyafetlere mi bakıyorsun?

Kırmızı rugan pabuçlar Beyoğlu’ndan alınma. Bayramlarda mutlaka yeni giysisi, daha da önemlisi yeni pabuçları olmalı. Bayram sabahı başucunda bulmalık. O gıcır gıcır derinin kokusu... Yenilik, sevinç, gezme, beğenilme, armağanlar verilme, çikolata, çikolata, çikolata... O koku yaşam boyu heyecan demek olacak. Giyilmemiş ayakkabının “kaymak” tabanında elini gezdirmek, numaranın kazılı olduğu belli belirsiz çukuru hissetmek. Nasıl da pürüzsüz...
– Niye pabucumun altını makasla çiziyorsun teyzecim?
– İlk giydiğinde kayıp da düşmeyesin diye. Sadece ucuyla, hafifçe çizdim, merak etme!
Ya ayakkabı incinirse?


Önce Tünel Meydanı’ndan sağa dönüp dedesinin eczanesine gidilecek. Basamaklı kaldırımdan Yüksekkaldırım Yokuşu’nun ortasındaki eczaneye doğru inerken envai çeşit çalgı dükkânı, karşılıklı. Vitrinlerine göz atıyorlar, annesinin akordeonuna benzeyen, sedefli çalgılar, üçgen sedefle penalarına bayıldığı cilalı ahşaptan İspanyol gitarlar, kıpkırmızı elektro gitarlar, biçimine her zaman bayıldığı koyu renk ahşaptan kemanlar, şıkır şıkır tefler, rengârenk flütler, yatan ve oturan koca davulları ve ayna gibi parlayan zilleriyle yayılmış oturan bir şişman bir kadına benzettiği bateriler...
– Anne, babam geçen gün bana yeni bir şiir okudu, burada, Yüksekkaldırım’da geçen.
– Ah, anladım. Orhan Veli. Ne çıkardın sen bundan?


Cilası eskimiş kutunun ortasındaki büyücek haznede dikişlerden artmış kumaşlar, kendini beğenmiş kadifeler, kaygan satenler, neşeli emprimeler, alçakgönüllü basmalar katlanmış, açılmasın diye bir topluiğneyle tutturulmuş, incecik ipek şifonlarsa en üste konmuş, ezilmesin. Hepsi derli toplu istiflenmiş duruyorlar orada, derli toplu. Zamanı unutmuş olabilirler mi? “Esas” parçaları belki de muhteşem elbiselere dönüşmüş, beğenilmiş, imrenilmiş. Onlaraysa bu kutunun dibinde beklemek düşmüş. Küçük kız onları komşunun dört gözle koca beklediği söylenen geçkin kızına benzetiyor. Umutları yükseğe değil, çünkü bir elbiseye ya da bluza yetecek kadar büyük değiller. Belki günün birinde oradan çıkıp bir bebek elbisesine dönüşecek, bir giysinin kuşağı olacak ya da bir minderin yüzüne yerleşecekler. Veya belki de bir cep ya da diz yaması olurlar, ya da bir elbisesinin eteğindeki kabartmalı ördek. Gün yüzüne çıkmak iyi gelecek onlara, ne olursa olsun.


Az sonra bir minik yuvarlak gümüş tepsi içinde tayyörlü hanımın sade kahvesi gelecek, annane kahveyi Abla’nın elinden alıp konuğunun yanındaki küçük sehpaya bırakacak. “Misafir el üstünde tutulur.” Abla tepsideki soğuk suyu lokumla birlikte kahvenin yanına yerleştirecek, üzeri saydam motifli incecik su bardağının altındaki kenarları kırmalı camdan tabakta iğneoyasından bardak altlığı. Lokumlar da o tabağın eşi bir kapta getirilecek, bulandıkları pudra şekeri usulca havalanacak tabağı bırakırken, tazelikten.
Tayyörlü hanımın kulağında kırmızı taşlı küpeler, parmağında aynı kırmızı taşla süslü iri bir yüzük var. Usulca yaklaşıyor yanına, elini tutuyor, o da onu hemen kucağına oturtuyor, gülümseyerek. Niye geldiğini bilerek. Renkli mücevherler küçük kızı karşı koyamadığı bir mıknatıs gibi çekiyor. Misafir hanımlar onun gelip kucaklarına oturarak takılarını incelemesine alışkın...
– Fiyonklu iğneyi takmamışsınız bugün?
– Kızım misafirimizi rahat bırak, nefes alsın biraz!
– Rica ederim, bence mahzuru yok, üzülmeyiniz lütfen. Bak şuna cicim, senin eline de çok yakışacak.
Yüzüğü özenle ince parmağına takıyor küçük kız, bol gelmesine rağmen pek beğeniyor elindeki renkli ışığı. Montürü çevreleyen küçük pırlantalardan çok yüzüğün ortasına yerleşmiş yumuşak hatlı bir kubbeye benzeyen koyu kırmızı taş ilgilendiriyor onu. O rengin peşinde. Camdan giren güneşe tuttuğu yakutun derinliklerine dalıp gidiyor gözlerini ayırmadan, kahve gelene kadar. Biraz gecikse şu kahve...


Kırmızı ponponlu ekose yün terlikler. Yuvarlak burunlu, pabuç şeklinde ama arkasına basılı. Büyükanne. Annenin babaannesi. Ailede herkes ona “Büyükanne” diyor, bu yalnızca aile ağacındaki yerinden kaynaklanmıyor, konumunu da belirleyen bir sıfat. Diğer unvanı ise Büyükhanım olmak, gelin konumundaki annane ile uzak akrabalar böyle sesleniyorlar ona. Büyükbabadan yadigâr o. Aileyi hep yönetmiş olan, apartmanı yaptırtan büyükbabadan, dedenin babasından.
Tıp profesörü olan büyükbaba çocuklarının kent merkezinde, tüm okullara yakın yerde yaşamalarını istemiş, hem de nezih bir çevrede; Sultanahmet. Üstelik deniz manzarası, Adalar’dan Boğaziçi’ne.
Büyükbaba küçük kız doğmadan çok önce ölmüş. Ama bir giysisi dolapta hâlâ asılı duruyor.
– Büyükanne bu ne?
– Bunun adı fraktır kızım. Gece kıyafeti. Hep böyle ütülü tutardık. Büyükbaba bunu Kızılay balolarına giderken giyerdi. Gömleğinin kolasına da pek düşkündü.
– Siz ne giyerdiniz baloya Büyükanne?
– Ben onunla gitmezdim kızım, kim dans edecek oralarda? Ben gelemem böyle işlere.
– Peki Büyükbaba kiminle dans edermiş baloda?
– Bir süslü kokona buluyordu elbet! “Doktor Bey” diye etrafında fır dönen...
Küçük kız Büyükanne’nin ona bakmaktan vazgeçip kendi kendine konuşmasını ilgiyle izliyor. “Zaten eve döndüğünde getirdiği kotyonlar değildi sadece, o esans kokusu...” Yaşlı kadın birden fark ediyor üzerine dikilmiş gözlerini.
- Neyse, sana göre değil bu mevzular. Gel ben sana bir şeker daha vereyim.


“Hürriyet! Hürriyet!” Tuhaf bir uğultu halinde açık pencereden evin içine ulaşan bu sözcüğün anlamını çoktan sorup öğrenmiş. “Mahkûmlar...” Sapsarı, koyu kirli sarı bir sıkıntı kaplıyor içini her defasında. Upuzun sokağın öbür ucundaki Sultanahmet Cezaevi’nden gelen bağırışları, sloganları ilk kez ne zaman duyup irkildiğini hatırlamıyor. Sanki birileri orada hep bağırıyor. Kimse cevap vermiyor onlara. Cevap ne olabilir?
O kocaman hapishane binasının yakınlarında olduğunu bilmek, orada çok farklı yaşamların var olduğunu düşünmek, korkutmaktan çok içini acıtıyor. Hangi korkunç işleri yapmıştır orada tutulanlar? Sokakta oynayan çocukların sesini duyarlar mı onlar? O yıprak sarı duvarların ardında neler olur?
– Duvarların rengini nereden biliyorsun sen?
Annesine “Gizlice yaklaşıp baktım” diyebilir mi hiç?
– Bir gün Abla’yla oradaki bakkala gitmiştim ya annecim! O zaman binanın yüzündeki mavi çinilere de baktım, demir parmaklıklara da.
– Tamam. Ama bir daha yaklaşma sakın!
Oradan geçmezler ki zaten. Parka da, saraya da gitmek için arka sokaktan geçilir. Evin önünde koşuşup oynarken sokağın o yönüne gitmek yasak. Çocuklardan biri uydurur bazen:
– Bugün bir mahkûm kaçmış oradan, haberiniz var mı arkadaşlar? Hem de “gözü dönmüş” bir katilmiş!


İnci gövdeli sultanın pek kendini beğenmiş bir hali var. Başındaki elmaslı sarıkta yine inciden bir sorguç, boynunda yıldız elmas madalyon, bir elinde kahve fincanı, diğerinde altın borulu nargile. Turkuaz rengi şalvarıyla kırmızı pabuçları mineden. Ya önündeki sepette duran yakuttan meyvelere ne demeli?
İnci gövdeli sultan ne kadar zamandır mavi işlemeli minderinin üzerinden ona bakıyor? Dört burmalı sütunun taşıdığı gölgeliği kırmızı-beyaz yollu. Tepesinde mercan rengi mine yapraklar üzerine yerleşmiş zümrüt küreyi bir çift yakut hilal taçlandırıyor, tentenin dört köşesindeki yakutlu zümrütlü süsler daha da görkemli kılıyor bu bir karış boyundaki değerli bibloyu. Bu pek hoşuna giden parçanın Avrupa hükümdarlarından birinin yolladığı armağanlardan olduğunu çok sonra öğrenecek. Topkapı Sarayı’nda dolaşırken yine kendisini bu küçük sultanın önünde buluvermiş.

         
Annanenin yakasında pırlantalı hilal broş. Koyu renk elbisesinin V yakasının bitiminde, tam ortaya iliştirilmiş tüm haşmetiyle. Bu iğne genç yaşta yitirdiği annesi Gül Hanım’dan yadigâr ona, onun için çok değerli. O bu mücevherin yalnızca bir sürelik bekçisi, bunun farkında, öyle hissettiği çok belli, umurunda değil takılar. Büyük kızı evlendiğinde hemen ona verecek, gelinlik yakasına... O da uzaklara bakarak poz verenlerden. Saçları ortadan ayrık, ensesinde gevşek bir topuz. Tüm güzelliğiyle kocasının yanında. Kocası, küçük kızın sevgili dedesi olmamış henüz, ama tüm ailenin babası. Koyu renk takım elbise giymiş, kravatını yeleğinin içine sokmuş, önü ilikli. Herhalde yaşamının en ciddi pozunu vermiş objektife sertçe bakarken.

Dünyanın en kirloş, en lekeli pantolonu. Bir de en bol olanı! Hatta orası burası delinmiş. Yer yer “örülmüş”, ama sonra vazgeçilmiş bundan da. Renginin bir zamanlar koyu gri olduğu belli. Dedesi onu giymekten katiyen vazgeçmiyor. Annanesi onu ütületmekten çoktan vazgeçmiş. Dedesi onu kapının arkasında çakılı askıya asıyor, dolaba değil. Böylesi bir parça dolaba kabul edilemez zaten.
Dedesi bahçeyle uğraşırken giyiyor bu pantolonu, en sevdiği iş bu... Zaten yazları evdeyken başka bir şey yapmıyor. Bir sokağı boydan boya kaplayan koca bahçe onun işi. Bahçenin sokağa bakan sınırı boydan boya leylaklarla belirlenmiş, sık yapraklardan bir duvar gibi. Yazık ki buraya taşınma zamanı leylak zamanından sonra. Ancak aile tam leylak zamanı gelemezse dede gelip leylak demetleri taşıyor kışlık eve. Kış yazı özlemekle geçiyor zaten.
Her sabah gül fidanlarını tutan ince kazıklardan birinin üzerine bir çay bardağı ters çevrili duruyor, akşamdan kalan. En büyük keyfi bu dedenin, akşam saatinde bahçeyi sularken bir yandan rakısını içiyor çay bardağında, çamurlu ellerini de pantolonuna silerek. Yanına meze falan istemiyor, bahçeden kopardığı bir meyve yeter. O bir kadeh rakısı bitince bardağı eve geri getirmektense oracıkta bir kazığın tepesine asıp bırakıveriyor. O kazıkların uçları o bardakların öylesine alışılmış yerleri ki, kimse yadırgamıyor, ev halkından kim rastlarsa toplayıp mutfağa getiriyor.

Gül reçelinin hazırlanması başlı başına bir tören, küçük kızın pek sevdiği bir tören. Güllerin hepsi açtığında gecikmeden toplanacaklar, bahçenin düz çimenliği yerine beyaz çarşaflara serilecek. Mutfakta yalnızca bu iş için ayrılan kararmış büyük makas tekrar tekrar yıkandıktan sonra getirilecek ve güllerin taç yaprakları dipteki beyazları dışta kalmak üzere dikkatle kesilecek. Yapraklar mutfağa götürülüp yıkanmadan önce o harikulade yığını doyasıya seyretmek istiyor. O süreyi hep uzatmak istiyor, koyu pembe gül yapraklarının beyazın üzerinde seriliyken oluşturdukları gelişigüzel pembenin mest eden görünümünü içine çekmek... Yalvarıyor annanesine:
– Ne olur biraz daha kalsınlar burada!


Eski iyi günlerinden sonra sefil bir yaşam süren küçük Sara’nın acıklı öyküsünün sonlarında bir gün ona yollanan esrarengiz sandık rahatlama ve sevinç noktası: “Her gün giyilmek üzere. Lazım olursa yerine başkaları gönderilecektir...” Sandıktan çıkan mantonun cebine iliştirilmiş kâğıtta ne vaatkâr sözler!
“Prenses”in sonunda hak ettiği giysilere kavuşması, yırtık pırtık ve soğuğa dayanıksız giysiler yerine eskisi gibi güzel giysilere ve kalın bir mantoya kavuşmuş olması en az aç kalmayacak olması kadar sevindiriyor küçük kızı. Özellikle o mantonun daha ayrıntılı tarif edilmesini bekliyor, kitapta bunu bulamayınca kendi hayalinde canlandırıyor giysiyi, renklendiriyor. Yalnızca “pahalı cinsten” bir manto olarak anlatılıp bırakılan manto tatlı bir bordo renge bürünüyor zihninde... Ya diğerleri, sandıktan çıkan diğer eşyalar? Onlar yalnızca “iskarpin, çorap, eldiven, güzel bir şapka, bir şemsiye ve daha bir sürü giyecek eşyası...” Ayrıntılar yok. Renkleri yok. Oysa Küçük Prenses’i o yeni giysilerle gözünün önüne getirmek istiyor. Kitabı defalarca okuyor, her okuyuşunda aynı hazzı alıyor... Renkli kapakta kırmızı ceketiyle, sarı-siyah kareli eteğiyle, koltuğunun altındaki defteriyle dimdik duran sarışın Sara’yı arkadaşı gibi görüyor, kitabı hep göreceği bir yerde tutuyor, o güven veren kapağa bakmak için. Sara’nın önce hazin, sonra sevinçli, ama hep cesur öyküsü sarıyor ruhunu. “En beklenmedik anda en beklenmedik sandıktan bir güzel elbise çıkacaktır... Hep inanacağım buna.”


İkizlerin isimlerini Ceylan ve Beylan koyuyor. Onları da piyanonun üzerine oturtuyor, en seçkin yere! Diğer gözde bebeklerin yanına yani. Hatta onları bazen tuşların üzerine yerleştirdiği de olacak, yaşamı paylaşmak bu... Kısa kollu, beyaz bebe yakalı mavi elbiselerinin belinde ucu püsküllü kuşaklar, ayaklarında siyah, üstten atkılı pabuçlar, “karavel” saçlarında giysilerinin renginde, son moda bantlar. İkisi de birbirinden edalı. Saatlerce oynayacak onlarla, konuşturacak, uyutacak, uyandıracak... Gözlerinin kapanışını, siyah uzun kirpiklerinin kıvrımlarını inceleyecek, saçlarını düzeltecek, elbiselerinin önündeki fiyongu defalarca yeniden bağlayacak, hep düzgün tutacak. Onları minderden yataklarına yatırırken pabuçlarını çıkarıp, kaldırınca yeniden giydirecek.



Yaz mevsiminin, yaz tatilinin sevinci giysilerde... Emprime ipek elbise annesinin bedenine oturuyor. Pastel renklerdeki mozaik deseni küçük kızın gözünü okşuyor. Bu mozaiklerin benzerini bir yerlerde görmüş, resimlerde belki. Uçuk yeşil, bej ve yavruağzı renklerinin uyumuna hayran. Kalınca askılı elbise dizlere doğru hafifçe evaze, öyle ki etekleri rüzgârda uçuşuyor bazen.
Annesi bu elbiseyi yazın Bostancı’dan İstanbul’a “indiğinde” giyiyor hep. Bazen küçük kızı da götürüyor yanında. Bağdat Caddesi’nden otobüsle Kadıköy’e gidiyorlar, oradan vapur. Vapura binerken ince topuklu beyaz ayakkabıları takılmasın diye dikkatli... “Yazın yalnızca beyaz ayakkabı giyilip beyaz çanta mı kullanılır?”
Vapura girer girmez merdivenlere yöneliyorlar. Merdiven sahanlığındaki kabartma resme bayılıyor.
– Anne bak, yine Paşabahçe Vapuru’na binmişiz, yaşasın! Bu resimdeki kadının kıyafetine bayılıyorum, hem de pembe! Elindeki yayla nereye ok atacak acaba? Köpekleri de yanında.
– O Avcı Diana’dır bebeğim, mitolojiden bir figür.
– Mitoloji ne demek anne?
Üst katta “Lüks Mevki”ye çıkıyorlar, vapurun kıçındaki üstü gölgelikli açık yerde tek tek koltuklara yerleşiyorlar. Biletçi gelip bilet kesiyor. Bileti saklamalı, kontrol gelebilir.


İçinde çamaşır ve yedek mayo bulunan çantalarını kabinde bırakacaklar, havlularını alıp çıkacaklar. Bikinileriyle o karenin dış kısmındaki çıkmada havlularını engebeli, aralıklı ahşap zemine serip güneşlenmeye. Çevreleyen sandallardaki delikanlılara bakarak kıkırdaşmaya. Basit kırmızı bikinisinin içinde çok iyi hissediyor kendini. Buralarda suya kuğu başlı lastik simitiyle girdiği günler çoktan geride kalmış. Kurbağalama yüzmeyi öğrendikten sonra artık sudan çıkmak yok.
– Biliyor musun, bu kola en iyi güneş yağından bile daha güzel yakıyormuş.
– Ama yapış yapış oluyorsun onu sürünce!
– Olsun, denize girince geçiverir. Bak bütün şişeyi boşalttım, şimdi harika bir rengim olacak!
Kimi zaman karşıki ahşap tramplene kadar yüzerek, kimi zaman tembelce güneşin altında oturup birbirlerine hayallerini anlatarak vakit geçirecekler, dünyanın en tasasız vakitlerini... Yeni çıkan kolalı içeceği sürerek bronzlaşmak moda olmuş da, bu yapış yapış sıvı sinekleri çekiyor aynı zamanda, en iyisi vazgeçmek! Suyun yüzeyi bir sürü kadının saçlarını korumak için taktığı lastik bonelerle rengârenk. Yosun tutmuş merdivenden denize inerken kayıp düşenleri izlemek de hınzırca bir keyif!
Aşk filmlerini seviyor, kendini kahramanların yerine koymayı... O sıralarda izlediği, aşkın yoğunluğuyla kadının gücünü yansıtan bir Fransız filmi etkiliyor onu; Siyah Gelinlik. Jeanne Moreau’nun canlandırdığı Julie’nin amansız intikam öyküsü. Çok âşık olarak evlendiği adam nikâh sonrası beş kişi tarafından nedensizce öldürülen kadının o ürkütücü ve kararlı hali, hep o hüzünlü bakış. Tüm karelere yayılan giysiler birer simge bu filmde. Julie hep siyah ve beyaz giyiniyor, gerçek ve tek gelinliğinin rengi ile mateminin rengi.
Başka renk yok onun için. Beyaz otrişli göz alıcı tuvaletinden kentin üzerine savurduğu beyaz şala, siyah stras askılı dekolte gece elbisesinden siyah giysisinin üzerine attığı mükemmel kesimli beyaz pelerinine, sade beyaz tayyöründen siyah beyaz geometrik motifli elbisesine, siyah peçeli matem giysisinden yalın dar beyaz elbisesine, Avcı Diana kılığındaki beyaz tünikten siyah hapishane giysisine... Hepsi özenle tasarlanmış anlamlar. Bunları unutmayacak.


Annesinin o elbisesini unutması olası mı? Elini uzatsa tutacak gibi kumaşını. Şantung kumaşa olan hayranlığı da oradan kaynaklanıyor olmalı. Ham ipeğin kâğıt gibi görünen dokusunda incecik damarlar, ışıkla değişen, parlaktan gölgeye dönüşüveren yüzey...
Ve öyle bir renk ki, turkuazın en esrarlı tonlarını barındıran, sanki uzak denizlerin güneş vurmuş derinlikleri. Kolsuz elbisenin bedeni dar, sırtı ortaya kadar açık. Ve tam sırt ortasında koca bir fiyonk... Tüm giysiye karakterini veren.
Annesinin ayakkabıları da parlak beyaz deriden, ince topuklu, burnu sivri, arkası açık. Elinde yine fiyonklu bir beyaz dörtgen portföy. Babası da lacivert takım elbisesi, çizgili kravatı ve renkli yaka mendiliyle iki dirhem bir çekirdek!
Annesiyle babası bir feribotun açılış töreni davetine gitmeye hazırlanıyorlar, ve büyük halasıyla eşi de onlarla birlikte gidecek, Sultanahmet’teki evde buluşuyorlar. Rastlantı şaşırtıyor: İki kadın çok benzer giysiler içindeler; halasının da aynı renkte, aynı biçimde bir elbise var üzerinde. Turkuvaz renginin tonu az daha koyu yalnızca, kumaşı annesininki gibi parlak. Kalın askılı bir giysi, sırtı fiyonksuz. Birbirlerine bakıp gülümsüyorlar. Ne düşünüyorlar bilmek istiyor küçük kız, kendi düşündüklerini mi? Belli etmiyorlar ki! Nezaket...
– Bu sene elbiselerde “nö” çok moda şekerim!
– Fiyonga neden diyorlar annecim?
Kumaşçılardan titizlikle seçilmiş kumaşlar, kahverengi paket kâğıtlarına sarılmış olarak çantada. Genç kızın hayalinde çoktan bir model belirlenmiş, hatta capcanlı karşısında duruyor. Bordo, lacivert ve turuncu çizgili iri ekose yünlü kumaştan evaze bir maksi etek dikilecek, üzerine de bordo bir kısa ceket.
Eminönü’nden bindikleri vapurdalar. Annesiyle terzi kız kardeşlere gidiyorlar. Kadıköy’de, Bahariye’de bir ara sokakta, küçük, karanlık bir daire, ama “kendilerinin”. Tapudan emekli babalarından kalan. İkisi de hiç evlenmemiş.
– Anne, “evde kalmış” lafı ne acımasız bir laf, öyle değil mi?
– Öyle canım. Bu kız kardeşler hayatın pek çok cihetini hiç tatmamışlar yazık ki.
– Aşkı mı yani? Hiç olmazsa biri hiç âşık oldu mu acaba?
Bu soruyu ilerde pek çok kişi için soracak, içinden. İnsanlar hakkında karar vermesinde yol gösterici... Tahmin etmek kolay olmasa da, olanaksız değil.
– Kim bilir? Az ihtimal versem de, neden olmasın? Platonik aşk diye bir şey...
– Platonik aşk mı? O ne demek anne?


Parlak çift düğmeli lacivert blazer ceket. Sahibini pek yakışıklı buluyor küçük genç kız. Uzun boy, geniş omuzlar, dalgalı koyu renk saçlar... Gri pantolonların üzerine giyilen bir sürü lacivert ceketin arasında onunki farklı sanki. En yakın arkadaşıyla aralarında “Düğme” diye anıyorlar onu. Ve bunu büyük bir buluş gibi görüyorlar!
Ortaokulun ilk yılları. Görkemli eski okul binasının yüksek tavanlı sınıflarında ilk kalp çarpıntıları...
Sınıf okulun ön cephesindeki çıkmalardan birinde, oturduğu sıranın arkasındaki geniş pencere yandaki sınıfın penceresine bakıyor. O sınıf lisenin son sınıfı. Parlak düğmeli blazerli ‘çocuk’ o sınıfta, üstelik pencereye yakın oturuyor. Ama kızı fark etmiyor ki! Bu saçları hâlâ kâküllü, yüzünün iki yanından örülü, uzun boylu, sıska genç kıza bakmıyor bile. Zaten bakmasını beklemiyor o da. Yine de koridorda yanından geçerken heyecanlanıyor. Ya göz göze gelirlerse? Gelmiyorlar. İlerde hep merak edecek, nasıl biri oldu, ne yapıyor o platonik aşkı? Hiç öğrenemeyecek.
O “zengin evi”nde hayatından memnun Emma. Hep orada kalsa...
Topuzuna gül yaprakları takıyor, uçlarında su damlaları... Bu enfes işte. Yapraklarla su damlaları sahici değil, yapaylar, ama incecik ipekten hazırlanıp kolalanmışlar kuşkusuz, Emma’nın başında gerçek bir taç oluşturmak üzere. Yaprakların rengi sarımsı mı? Yazar belirtmemiş bunu, ancak başka renk düşünülemez.
Madam Bovary’nin saçları bu giysinin üzerinde kara bir bulut gibi olmalı, zaten bir fırtına öncesi bu gerçekten.
Siyah gözleri parlıyor Emma’nın. Bu kadının yaşamında bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacak.
Kitabı kapatıp düşüncelere dalıyor genç kız, acaba arzular mı yönlendirir insanları hep? Yönlendirmeli mi?
Ya da başka türlüsü olabilir mi?
Anna Karenina’nın eldivenleri dantelli... Aşk hakkında konuşuyorlar, aşktan nasibini almamış kadınlar ve Anna. Anna eldiveniyle oynuyor. Semaverden çay içiyorlar. İncecik porselen fincanda olmalı. Anna odaya girdiğinden beri odanın havası farklı sanki, dimdik yürürken, bedenini kendine özgü zarafetle hareket ettirirken salondaki herkes ister istemez etkilenmiş...
Odayı gözünde canlandırıyor okurken, Tolstoy kitapta yalnızca küçük ipuçları vermekle yetinse de. Duvarlarda altın yaldız çerçeveli büyük yağlıboya portreler, figürlü manzaralar olmalı, ola ki dönemin ünlü ressamları Ilya Repin’in, ya da Vasiliy Vereşagin’in. Belki bir İvan Ayvazovskiy tablosu asılı karşı duvarda, Sinop Savaşı’nda yanan gemileri, yanan denizi gösteren. İçinde alevlerin kıpırdadığı büyük bir de şömine olmalı, oymalı renkli mermerden. Burada da altın yaldız, şöminenin profillerinde. Ateşin üzerinde görkemli bir kristal ayna mı var? Yoksa uzak ülkelerin özlem uyandıran manzaralarını ileten bir gravür mü yerleşmiş buraya, salonun merkezine? Gravürler ev sahibi beyefendinin merakı, yazarın birkaç sayfa önce belirttiği gibi.
Alevlerin ışığı Anna’nın yanaklarına vuruyor. Ahşap parkeler çiçek motifli, onları kısmen örten halılar İran’dan getirilmiş, bu çay partisini veren Prenses Betsy Tverskaya’nın kocası seçkin halılara meraklı çünkü. Yüksek kollu pirinç şamdanlardaki mumlar yakılmış mı? Öyle olmalı, Petersburg’da akşam erken iniyor.
İçinde narin porselen bibloların durduğu vitrinler, mermer tablalı konsollar ve zarif ayaklı ahşap masalar. Bir de kadınların kabarık eteklerini rahatça yayabilecekleri yaldızlı sandalyeler, ipek kumaşla kaplı. İpek muare. Ya Anna’nın giysisinin kumaşı ne? Yanındaki sefire hanımınki gibi kadife mi? Yoksa tafta mı? Vronski’nin gözü bunların hiçbirini görmüyor.

– Ne muazzam renklere sarınmışsınız böyle, Hanımefendi! Üzerindeki koyu yağ yeşili üzerine mor ve camgöbeği rengi desenli ince kazak kendisinin de çok beğenerek giydiği bir şey. Genç kadın resim sergisini gezerken, duvarlardaki renk ve biçim zenginliği karşısında heyecandan çığlıklar atmak istiyorken bu söz! Hem de ressamın kendisinden.
Zeki Faik İzer’le tanışmak bile büyük sevinç.
– Demek sanat tarihi yapıyorsunuz. Benim zevcem de sanat tarihçisidir. Son derece mühim bir saha... Sanatın kökleri...
Resmin büyük ustası, yeni bir resim anlayışını, soyutu Türkiye’de yerleştiren sanatçı, uzun yıllar yaşadığı Paris’ten yeni dönmüş ve bu sergiyle İstanbul’a giriş yapıyor. Bu sergiyle uzaklarda geçirdiği o zamanın bir tür hesabını verir gibi. Çok etkileyici.
Bir giysi parçası nasıl da yaşama yön veriyor, ya da aksine, ne olursa olsun o karşılaşma olacak mıydı? Sonradan hep düşünecek bunu...
Hele ressamın çağrısına uyup atölyesinden içeri adımını atınca... Önünde yeni bir yol.


Manzara, Dilburnu, bakımlı bahçe, çiçekler, en çok da begonviller... Küçük kızını öğlenden sonraları kollarında sallayarak uyutmak ve uyudugu sürece kucağında tutmak, büyük kızının kolej sınavı hazırlığına başlamak, fazla kilolalarına aldırmamak... Akşamüstü içkileri için türlü ıvır zıvırı özenle hazırlamak, kalabalık sofraya pilavlar yapmak, bir yaz boyunca iki çuval pirinç tüketecek kadar çok konuk çağırmak...
İçedönük bir dönem. Çocukların büyütüldüğü zamanlar. Çoğunlukla bir mayo ve şortla yetinildiği zamanlar.
– Buzları çıkardın mı? Saat yaklaşıyor.
– Tamam hepsi, yiyecekler de sepette.
– O halde çıkalım hemen, kaçırmayalım.
Kaçırılmayacak olan, ellerinde buzlu içkilerle evin az ötesindeki Dilburnu’ndan güneşin batışını izlemek... Heybeli’nin yanından batan güneş fıstık çamlarının arasından ufku pembeleştirip denizin yüzeyini kıpır kıpır bir altın rengine çevirirken ahşap sıralara oturuyorlar, herkesin yüzünde aynı sevinç. Bir vapur geçiyor iki ada arasından, son ışıkları yakalamış, bembeyaz. Sanki bir tören.
Kahverengili siyahlı bol uzun bir etek, siyah kalın kazak, bağcıklı alçak topuklu siyah botlar. Vücut hatları bile belli değil. Makyajı pek hafif, neredeyse aceleye getirilmiş. Bu kılıksız haline kendi de şaşıyor, belki gündüz kenti gezmek için iyi de, ya akşam yemeği zamanı? Neden daha özenli bir şeyler getirmemiş ki yanında?
– En sevdiğin parfümü sürüp gir ameliyathaneye! Ve güzel şeyler düşün! Göreceksin her şey yolunda gidecek.
Evet, öyle yapacak. Atlatacak bunu. Kendisine dönüşte olacağı ameliyat için sakinleştirici önerileri fısıldayan kadına bakıyor, sanat tarihi dünyasında zarafetiyle tanınan biri o. Parfümü sürecek, ve bir daha da o parfümü kullanmayacak. O koku da anılar galerisinde yerini alacak.
O fotoğrafa bakarken bir anda sanki tanıdık birine, sevdiği, hatta âşık olduğu birine bakıyormuş duygusuna kapılıyor kadın. Evet, aynen öyle. Tam anlamıyla gözü takılıyor, göz göze geliyorlar adeta! Son derece zekice, biraz hınzırca, biraz aldırmazca, biraz da meydan okuyan sevimli bir bakış. Öylesine canlı ki, irkiliyor. Belli, oraya gelmesinden memnun. Yanındaki arkadaşına dönüyor, ama bunu nasıl açıklamalı? “İyi ki geldik!” diyor yalnızca. Arkadaşı konuşmadan anlayışla başını sallıyor.
Mor ceketle o bahçenin parçası olmak olası mı? Yoksa çoktan parçası olduğu bir yerde mi bulunuyor zaten?


– Gülüm, bunu al ve muhafaza et, sana emanet ediyorum. Ben gittikten sonra bulunup karıştırılmasın. Atmaya kıyamadım, sen kıymetini bilirsin.
Verdiği kutunun içinde ne olduğunu açıklamasına gerek yok, kutunun üzerindeki dikdörtgen açıklıktan rengi uçmuş mürekkepli sararmış kâğıtlar görünüyor. Görünmese bile annesinin kutuya son kez sarılışından ne olduğunu hemen anlayacak zaten.
– Nasıl istersen annecim. Çok iyi saklayacağım bunları.
Gözlerine biriken yaşları göstermiyor. Annesi aşk mektuplarının kutusunu veriyor ona. Onları okuma demiyor. Ama yıllarca açıp okumayacak, ta ki... O yıpranmış zarfların içindeki yıpranmış kâğıtlarda o tanıdık el yazısı... Babası annesine sesleniyor, müthiş bir aşkla.




Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim