FİYONKLU İSTANBUL DÜRBÜNÜ...

Bir giysiye neler yüklenebilir?            
  Lacivert manto, evde dikilmiş     
  Mor yorganın altında pembe pijama       
  Küçük fettan rüküş 
  Pötikare pantolonlu piyanist  
  El örgüsü hırka ve şiir
  Yeşil Fiat Millecento
  Türkân Şoray’ın çiçekli elbisesi
  “Küçükbey”in yalısında     
  Hırkalı yavrukurt 
  Piyano başında
  Tüllü tütüsüz asla
  Kırmızı pabuçlarla Beyoğlu  
  İstiklal Caddesi’nin renkleri   
  Sihirli dikiş kutusu
  V yakalı annane
  Şık misafirin şık takıları
  Kaleydoskop
  Kuşakta anahtarlar
  Kirli sarı duvar
  İnci gövdeli sultan  
  Hilal broşlu aile fotografisi   
  Kirloş pantolonlu dede    
  Pamuk Prenses’ten Küçük Prenses’e    
  Cevizli Köşk’ün hırkalı kızı  
  Maviş ikiz bebekler, Ceylan’la Beylan   
  “Leopar kürk, huzursuz kalbi temsil eder”     
  Emprime elbiseli yaz
  Basma önlüklerin mutfağı 
  Bahçede müzik   
  Top top kumaşların renk deryasında  
  Yanar döner bluz
  Leyla Sayar’ın masum hırkası
  İçbedesten’deki hazineler
  “Fırtına Kuşu”nda Grace Kelly eşarbıyla  
  Sivri burunlu ayakkabılarla ev partisi 
  Gül biçimli dondurma ile kırmızı sardunya tırnak  
  Emek Sineması’nın muhteşem perdesi  
  Tepsi şapkalı kız 
  Payetli şıklık 
  Mavi havlu bikiniyle Bostancı Deniz Plajı’nda
  Naylon bluz, mayonezli levrek ve glayöller 
  Pançolu adam 
  Gri üniforma, siyah çorap
  “Bir pantolonum olsa!”
  Aşklar ve elbiseler
  Yüksek ökçeler   
  Fiyonklu turkuvaz elbise, anıların merkezi 
  Gündelikçi Saadet zamanı    
  Bahçede hayaller  
  Leylak rengi pardösü, kuzene ait!
  Gençliğin giysileri  
  Ay’a gidilen yaz 
  Terzi kızkardeşler
  “Düğme”  
  Bahçeye veda   
  Emma’nın “solgun safran rengi” elbisesi 
  “Love Story” ile güneşten elbise  
  Yakutlu yüzük, en değerli  
  Sartre ve ölünün sabahlığı   
  Büyükannenin sırmalı bohçası 
  Mini şortlu seyahat  
  Aşk nerede?
  Tilla ve ötesi
  Anna Karenina’nın eldivenleri 
  Bin liraya neler alınır?   
  Renk kahramanı 
  Çengelköy’den Emirgân’a aşk  
  Kırmızıya sığınmak 
  Bir ters bir yüz  
  Gelinlik 
  Yeşil koltuklu oda 
  Minik hırka  
  Kürklü portre
  Ressamların şık kadınları
  Zeki Faik renkleri 
  Aile renkleri    
  Büyükada renkleri
  Dedenin fesi   
  Sıkıcı giysiler  
  “İşte hayat!” 
  İçedönük  
  Sokakta ayakkabılar  
  Lale Devri renkleri  
  Mücevherler
  Giysilerle simgeler
  Büyükannenin küpeleri   
  Van Gogh’un aşkı  
  Nakkaşın renkleri 
  Kim daha kışkırtıcı?  
  Pembe, kiraz çiçekleri gibi    
  Kaşıkçı Elması    
  Dersteki kırmızı    
  Monet’nin bahçesinde   
  Geçmişten  
  Aşkın resmi
  Roman 
  Renklere devam   
  Afrodit    
  Ev giysisiyle 
  Deniz kenarında kitap renkleri 
  Yün patikler   
  Saç renginden vazgeçmek  
  Bej pardösüyle sokaklarda   
  Altın zırhlı kadın
  Yine turkuvaz

                                                                     
                                               
                                            

Bir giysiye neler yüklenebilir?

Giysilerin her biri kullanıldıktan sonra yaşamdan çıkıp gider mi? Yoksa bir süre de olsa severek kuşanılan bir kabuk gibi hep sahibinin bir parçası kalarak, iz bırakarak, hoş kokulu bir hatıralar demetini mi kucaklar?
Tıpkı eski bir yüz gibi, eski bir müzik gibi, eski bir koku gibi, eski bir tat gibi, eski bir giysinin ateşlediği o geri dönüşler... Beklenmedik ayrıntıların öne çıkarak bir gülümseyişe, ya da hüzne yöneltmesi...
Herkesin yaşadığı.

Bir kadının giysileri, annesinin giysileri, teyzesinin giysileri, bebeğinin giysileri, arkadaşının giysileri, dergideki mankenin giysileri, filmdeki aktrisin giysileri, romandaki kahramanın giysileri... Hayran oldukları, nefret ettikleri, şaşırdıkları, özledikleri... Bir yaşama eşlik eden, bir kenti yaşayan giysiler... Adım adım sokaklarda, sahillerde, vapurlarda, bahçelerde, evlerde, okullarda o kent.
Kent giysilere yansır mı? İstanbul yansımış.
Kent adım adım izlemiş giysileri, ya da giysiler kenti. Birbirinden koparmak olanaksız.

Bellekte yer edinen tüm giysiler kâh dingince, kâh çağlayarak akan o nehir benzeri anılar silsilesinde yerlerini almış, mekânlarına kurulmuş... Üst üste yığılınca bir kişisel tarihe; öznel bir yakın tarihe dönüşüyorlar, onları taşıyan ve çevreleyen kişilerle, giyildikleri ortamla ve elbette kentle birlikte.

Bir elbise, bir kumaş, bir saç modeli, bir renk, bir küpe, bir kemer tokası, bir düğme, bir ayakkabı ansızın yüreğin derinliklerinden bir hayali canlandırıp, geçmişteki o yaşantıya dokunuveriyor, bazen parlak fiyonklarla bezenen, bazen de simgesel fiyonklarla kuşatılan ya da olmadık yerlerde bağlanıp düğüm olan...

Meğer ne çok fiyonk varmış giysilerimizde, anılarda, İstanbul’da... Yaşanan her heyecanda, algılanan her renkte, geçilen her sokakta, okunan her kitapta, izlenen her filmde, çevrilen her dergide, kurulan her hayalde...
Ayrıntıları biriktirdikçe fiyonklu bir İstanbul dürbününden bakıyorum geriye, giysilerin penceresinden...

Bostancı,
nisan 2009


ALINTILAR

Bostancı’daki köşkün üst katında fettan bir poz. Teyzesinin çiçekli pike elbisesini geçirmiş üzerine. Elbisenin kalın askıları omuzlarından aşağı kaymış; bunun farkında ve buna bayılıyor. Saçları omuzlarından hafif dalgalarla inerken yüzünü de okşuyor yer yer.Gözlerini uzaklara dikip kamera karşısında duruyor, teyzesi yeni aldığı Voigtlaender marka makinesiyle fotoğrafını çekerken hiç sıkılmıyor, aksine, pek memnun... Elindeki kocaman güneş gözlüğüyle oynuyor. Teyzesi bu küçücük kızın bunca kadınsı bir tavırla duruşundan şaşkın, ama renk vermiyor.
Bir başka fotoğraftaki o çırılçıplak pozu da aynı rahatlıkla vermiş... Boynundan bir fiyonkla bağlı hasır şapkasının altından omuzlarına dökülüyor saçları. Ayağında çizgili çoraplarıyla sandaletleri, başka bir şey yok. Bu haliyle bahçedeki çiçek tarhını sınırlayan beton yükseltiye ilişivermiş. Sanki tüm kaygısı elindeki çiçeğikoklamak, çıplaklığının farkında değil gibi. Aslında hem de nasıl farkında! Oturuşunda pek dikkatli, her yeri görünmesin, asla, sadece çıplaklığı fark edilsin... Kendinden emin, güzelliğinin bilincinde, henüz üç-dört yaşında. Bir dişilik dürtüsü mü?

Gri-beyaz sade motifli, önü fermuarlı el örgüsü hırkasını giymiş yine babası... Bu rahatlık demek, bu vakti var, dışarı çıkmayacak demek. Bu birlikte olacaklar demek. Belki günlerden pazar. Yeni yıkanmış, ıslak saçlarının üzerine bir eşarp sarılmış, üşütmesin...
Babasının dişlerinin arasında abanoz piposu. Yeşilimsi ela gözlerinde sevgi. Sıcak ev günleri. Şiir.
Babası onu dizine oturtup Nâzım Hikmet’ten okuyor. Onu en çok etkileyen o mavi gözlü dev, bahçesinde ebrulî hanımeli açan o ev, bir de o evi cücenin kolunda terk eden, rahata susamış kadın... O kadını anlamaya zorluyor kendini. Sevdiği birini nasıl terk edebildi? Neyi özlemiş olabilir? Ona bahane arıyor hep, olasılıklar yaşatıyor hayalinde. İkisi için de üzülüyor. O dev gözyaşı dökmüş olmalı kadının arkasından.
– Devler ağlar mı baba?


     

Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim