Kendim olurken: MİMARLIKTAN SANAT TARİHİNE ve EDEBİYATA, içtenlikle...

Lise birinci sınıftan başlayarak mimarlık okumaya karar vermiştim, herşeyden önce mimarlıkta yaratıcılık ön planda olduğu için. Bu arzu belki de içinde okuduğum binanın etkileyici mimarisinden; mimar Valloury’nin Duyun-u Umumiye binası olarak tasarlanan ve sonra İstanbul Erkek Lisesi’ne dönüşen muazzam binamızda başardığı eskinin tekrar yorumundan; o geniş saçakların kucaklayıcılığından, yüksek tavandaki göz göz camlardan süzülen ışığın sevincinden, ahşap sütunların sıcaklığından, mermer merdivenlerin görkeminden, ayrıntıların zenginliğinden kaynaklandı...

Yetişmemde büyük emeği olan sanat tarihçisi teyzemin, Prof.Dr. Nurhan Atasoy’un yönlendirmesiyle çocukluğumdan başlayarak sanat tarihinin içinde büyümüştüm ve mimarlıkta üslupların nasıl belirleyici olduğunu biliyordum. Mimarlığın yaşamı biçimlendirme gücü, estetikle ve yaşamla olan bağlantısı çok şey vaadediyordu. Üstelik çizim yapmayı seviyordum. Bu toplamda mimarlık eğitimi zorlu ama keyifliydi.

Mimarlığın o geniş bakış açısını aldıktan sonra pek çok farklı yöne gidilebilir. Değişmeyen, işleri ince bir düzenle, yaratıcı bir uyumla ele almak, belli bir fark sergilemek olacaktır. Yeni açılımlara heves ederek, kendini yansıtmanın çeşitli yollarını keşfederek... 

Sanat tarihine yönelmek mimarlığımı paralel bir platformda yaşatmak demekti. Sanat tarihinin içine dalınca geçmişin tasarımları daha derin anlamlar kazandı, örneğin Topkapı Sarayı’nın kimi yapıları; Boğaziçi’nin kapısını seyreden Bağdat Köşkü’nün o sonsuz zarafetiyle hayranlık uyandıran oranları, Halic’e bakan İftariye Kameriyesi’nin yumuşak çizgili altın kubbesi, III.Ahmed Kütüphanesi’nin ince ayrıntıları ve Harem’de ahşap malzemesiyle farklılaşan Yemiş Odası’nın olağanüstü bezemeleriyle içe dönük görkemi... Hepsinin iletmek istedikleri imgelemimde yankılandı, bir karışlarının bile boşuna olmadığını, aksine tümüyle ne eksik, ne fazla, “tam” olduklarını fark ettim. Mimar Sinan’ın dev boyutun da kucaklayıcı olabileceğini gösteren müthiş camilerinin yanısıra Pompei Evleri’nin şaşırtıcı keyfini, antik tiyatroların akustiğini, İyon başlıklı sütunların sessiz güzelliğiyle Karyatidlerin sonsuz ızdırabını, Brunelleschi’nin Rönesans öncülüğünü, Bramante’nin Tempietto’sundaki düzeni, Michelangelo’nun mekan kavramını, Baroğun dalgalanıp nefes alan duvarlarını, Versailles’daki şaşaanın kaynağını, Rokoko’nun yaldızlı çelenklerini, Gaudi’nin akışkan cephelerini, Frank Lloyd Wright’ın cesaretini, Bauhaus’un yalınlıkla birleşen iddiasını, konulan son noktaları “okumak”, mimarlığın ötesine geçişi görmekti aslında.

Mimarlıkla sanat tarihinin pek çok ortak paydası var kuşkusuz, ancak ben mimarlıktan gelen bir sanat tarihçisi olarak yalnızca mimarlık tarihi dersleri vermedim, aksine resim tarihine yöneldim ve kendimi bu konuda geliştirdim, çünkü resmin içindeki o benzersiz aktarma dünyası çok çekici geldi bana. Fatih Sultan Mehmed’in gül koklarken baş parmağındaki ok atma yüzüğünü çıkarmadan poz verdiği portresinden Dürer’in o insanı büyüleyen bakışlı otoportresine, Kanuni’nin Irakeyn seferine eşlik eden nakkaş Matrakçı Nasuh’un geçtikleri yerleri betimlediği o benzersiz resimlerden Bosch’un yaşamdaki ironiyi yansıtan tablolarındaki o şok edici ayrıntılara, Lale Devri nakkaşı Levni’nin benzersiz renklerine bürünmüş padişahından Vanmour’un İstanbullu figürlerine, Osman Hamdi Bey’in kendi “Osmanlısı”nın betimlemelerinden Monet’nin resim tarihine yön veren nilüferlerine, Feyhaman Duran’ın dokunulası natürmortlarından  Cezanne’ın silindirik kayalarına, Zeki Faik İzer’in capcanlı soyut kompozisyonlarından Matisse’in kaleydoskop benzeri renklerine, öylesine zengin bir dünyaydı ki resmin dünyası, hepsini sevmek, hepsini öğrenmek, hepsini yorumlamak istedim.

Mimarlık kökenim, verdiğim konferansların bile biçimine, ruhuna işleyebiliyor  galiba. Örneğin yıllar önce Münih Üniversitesi’nde Nakkaş Levnî hakkında verdiğim bir konferanstan sonra biri yanıma gelerek kendini tanıtmış, mimar olduğunu söylemiş ve bu konferansı ancak bir mimarın bu biçimde verebileceğini, bir sanat tarihçisinin konuya böyle bakmasına şaşırdığını belirtmişti, beni tanımıyordu ve mimarlık eğitimi aldığımı bilmeden bu sonuca varmıştı! Öte yandan hazırlanan konuşmalar örneğinde bakınca, lisedeki sevgili Almanca öğretmenim Karl Gramss’ın da bu düzende büyük payı olduğunu fark ediyorum.

Yakın zamanda Atina’daki Indianapolis Üniversitesi’nde yaptığım bir konuşmanın başlığıysa şuydu: “Enjoying Life as a Multidisciplinary Creation”, yani “Yaşamın Tadını Çok Yönlü Bir Yaratım Olarak Çıkarmak”. Yaptığım tüm işleri, başkanı olduğum TAÇ Vakfı’nda organize ettiğimiz TAÇlı İstanbul Seminerleri’nden sohbet toplantılarına, kültür turlarına, ya da UNESCO Türkiye Milli Komisyonu’nun bir yönetim kurulu üyesi olarak oluşturulan projelere, romanlara kadar yaratıcılığı ön plana alarak “tadını çıkardığım” işleri anlattım orada, ve baktım ki, hepsinde o ilk eğitimin izi, “Temel Tasarım”la başlayan...

Kuyumculuk tarihine olan ilgimin, bunu araştırma konularımın içinde “baş tacı” edişimin kaynağı da mücevherin değişken bir tasarım olarak her dönemin üslubunu en sofistike biçimde yansıtması olmalı. Beni en çok ilgilendiren, o mücevher parçasının neden o biçimde tasarlandığı, oraya nasıl gelindiği...

Sanki konuşma başlıklarımda da mimarlığın ritmi var: Geçtiğimiz Ekim ayında Bonn Üniversitesi’ndeki 18.Yüzyıl Kongresi’nin açılış konuşmasını da şu başlıkla yaptım: “Das 18.Jahrhundert: Zeit der Überlegung, Zeit der Übertragung, Zeit der Übertreibung, Zeit der Überraschung”, yani “18.Yüzyıl: Düşünme Zamanı, Aktarma Zamanı, Abartı Zamanı, Sürpriz Zamanı”... Orijinal başlıktaki dil oyununda; art arda sıralanan sözcüklerin ortak yanında ve içerik olarak da çarpıcı bir başlık oluşturmaya çalıştım. Burada mimarlığın izdüşümünü aramamak olası mı?

TRT2 kanalında hazırlayıp sunduğum “Şehir-Mekan” ve “Sanat-Mekan” TV programlarını aynı ışıkla geliştirdim galiba, mimarlığın ışığıyla... Yapımcım Aylin Çetinkaya ile birbirimizi anlıyorduk. İlk programdaki ortağım M. Armağan’dı, ikincisinde yalnızdım. Her programda konu sunumunu, konukla konuşulacakları, kapanışı, giyeceğim giysinin ve takacağım takıların konsepte uygunluğunu, makyaj renklerimi ve hatta -konuşurken ellerimi çok kullandığım için- süreceğim oje rengini bir kavram içinde belirlemek zevkliydi. Her program kendi içinde bir tasarımdı aslında.

Ve romanlarım... “Hayatta ne yaptıysam bunları yazmak için yapmışım” dediğim ürünlerim... Yolculuğumun terketmeyeceğim durağı. Gerek Lale Devri’ni tüm renkleriyle canlandırmaya çalıştığım  “Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde”, gerekse Harem’deki imkansız bir aşk öyküsünü mektuplarla işlediğim “Cariye” romanları herşeyden önce farklı kurgu denemeleriyle ve farklı zamanlarda yazdığım metinler birleştirildiğinde ortaya çıkan bütünle mimarlığın izlerini yansıtıyor diye düşünüyorum. Romanlarımın geçtiği mekanların ayrıntılı betimlemeleri de mimarlıkla sanat tarihi bilgilerinin edebi izdüşümü gibi. Yakında yayınlanacak olan “Fiyonklu İstanbul Dürbünü” ise giysilerden yola çıkan, kokular ya da tatlar yerine giysilerle hatırlanan, giysilerin çağrıştırdıklarıyla akan bir yakın zaman İstanbul yaşantısı, içinde yaşanan yerin  her yanına yayılan.

Benim ilkem sınırlı olmamak. Yalnızca yaşamın sunduğu türlü tasarımı fark edip  tadına varmak, türlü değerli ayrıntının coşkusunu hissetmek... Esin beklenmedik zamanda, beklenmedik yerden, beklenmedik kılıkta gelebilir, geliyor.



Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim