Bu roman gerçekler üzerinde hayaller kurularak yazıldı, en çok da insanların insanca yönü üzerinde durularak. Lâle Devri denen o büyülü zamanın hükümdarı Sultan Üçüncü Ahmed ile Levnî’nin, bu devrinin ruhunun nakkaşının, tarihin akışı içerisinde sivrilen kişiliklerinin derinliğine giriş, anlatılanları kendiliğinden yönlendirmekte. Burada da insanlar üzerine değişik birşey yok; insanların küçük öykülerinin bazıları neredeyse yalnız kendilerini ilgilendiriyorken, bazıları tarihin akışını değiştirenlerden. Levni’nin macerası devşirme olarak alınıp sarayda yetiştirilmesiyle başlıyor burada. Ancak gerçek bu mudur? Padişahla samimi sohbetlerinde Levni’nin esrarengiz kimliği ortaya çıkabilir mi? Paris’ten gelen güzeller güzeli Fransız kızı Sultan III.Ahmed’i haremindeki kadınlarından vazgeçirebilir mi? Büyükada’da gizli Bizans hazinesi kimseye uğur getirebilir mi?

Romanın temel kahramanları ve ölüm tarihleri gerçektir, ancak olayların birbirine bağlanışı kurgulanmıştır. Buna gerçekleri hayallerle genişleten ve zenginleştiren bir canlandırma da denebilir. Okuyucunun zihninde “Acaba?” sorusu daima cevapsız kalacak ve hayaller de hiç bitmemek üzere sürecektir.

Lâle Devri tıpkı bir masal gibidir, ama alışıldığı gibi mutlu sonla bitmeyen bir masal. Zaten romanda da uzunca bir masal anlatılır, içinde her masaldaki gibi epeyce gerçek payı, biraz ders payı, bolca hayal payı bulunan... Lâle bahçelerinde kalan gölgenin biçimi ise okuyucunun hayaline bırakılır.



ALINTILAR


Sultan Üçüncü Ahmed, titreyen elindeki silindir biçimli küçük ahşap kutuya baktı ve içini çekerek olanaksız olanı tüm kalbiyle istedi; içinden çıkanı tekrar oraya yerleştirse ve unutabilse...

Marguerite ellerini Ahmed’in düzgün tıraşlı başından geniş omuzlarına doğru indirdi, Osmanlı sultanının ok atarak, ata binerek elde ettiği yapılı vücudunu okşamaktan pek hoşlanıyordu, kendini çok büyümüş, çok üstün, çok özel, sanki dünyaya hükmediyormuş gibi hissediyordu böyle zamanlarda. Yatağın ayak ucunda duran kalfayı oda kapısının önüne koymuşlardı bu kez, Fransız kızının yalvarmalarının sonucunda.

“Dün geceki çırağan şenliği muazzamdı” dedi Fatma Sultan. “İbrahim Paşa bu kez bahçeye, ince saz heyetinin önüne, lâledanlarla kandillerin arasında mükerrer, rengin fırıldaklar koydurttu. Haremin pencerelerinden seyrettik, bir nice hazzettik.”

Zülâlîzade Hasan Efendi’nin karısı ile mübarek adınızı hep beraber anarlar hanidir devletli paşam! Hasan Efendi’nin hadsiz derecede hırslandığını, gözünün döndüğünü söylerler, ve de kimilerinin ona arka çıktığını.
Sadrazam Yekçeşm Hüseyin’in korktuğu gibi tepki vermedi. Aksine başını önüne eğdi. Âşık ve çaresiz bir adamdı o anda. Uçuruma doğru yürüdüğünü bile bile tutulduğu kadından vazgeçemeyen.

Vanmour yaşananları resmetti. 
Constantinople şehrini, kendi şehrini sarsan, kasıp kavuran bu zamanı yaşadığına lanet ederken, bir yandan da bu çılgınlığı, bu taşkınlığı, bu korkuyu tuvalinde canlandırıp saklamak istemişti, biraz da kendinden utanarak. Fondaki tozun-dumanın, kargaşanın önünde, dimdik, kendinden eminmiş gibi duran, ama aslında her an ardını kollayan, yalın kılıç bir figür... Ressam bu tablosunu kimin satın alacağını, nereye asacağını, kimlerin ona bakacağını merak etti.


     

Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim