GÖLGEMİ BIRAKTIM LALE BAHÇELERİNDE  
ALINTILAR



Amber gözlü çocuk
Selanik Sancağı’nda, kente yakın köylerin birinde yaşayan bir çiftçi ailesinin üç oğlundan biri olan İstefanaki, Osmanlı Devleti’ne hizmet etmek üzere devşirilmeye uygun görülenler arasındaydı. Babasının elinden tutuyordu, son kez.
- Adı?
- İstefanaki.
- Baba adı?
Yazılma işlemleri aceleye yer verilmeksizin, titizlikle tamamlanıyordu. Babanın yüzünde, bir yandan karşı konulmaz yazgıya tevekkülle boyun eğmiş, bir yandan da kaçınılmaz sonun gelmesiyle azabı biterek rahatlamış insanların garip, çelişkili ifadesi vardı. Anne ise az ötede, değiştirmesi tümüyle olanaksız bir olaya tanık olan ve oraya ait olmayan bir yaratıkmış gibi kıpırdamadan duruyor, yalnızca kızarıp şişmiş gözleri gözyaşlarını döküp bitirdiğini gösteriyordu. İstefanaki al renkli kalın kumaştan, üzerine bol gelen devşirme kılığını giyip belindeki kuşağını sıkıca düğümlemeye çalışırken, annesi, babası ve kardeşleri heves ya da keder gibi duyguları dışa vurmadan öylece izlediler; buralarda yaşamın tanıdık bir parçasıydı bu olay.
.../...
Çocuklar, yayabaşının ardına dizilerek ailelerinden ayrı uyuyacakları ilk gece konaklayacakları kışlaya doğru yola koyuldular. Bazıları belki hiç uyumayacaktı o gece, belki ikinci gece de, ama bu birşeyi değiştirmeyecekti. Kiminin gözü yaşlıydı, saklamaya da çalışmaksızın, kimi de henüz bu müthiş değişimin bilincine varmamış şaşkın bakışlarla, yalnızca buyruklara uymaya çalışıyordu, daha ötesini hayallerine sığdırmayı beceremeyerek. İçlerinden pek azı ise tüm benliklerini kaplayan kederin karanlığına teslim olmayışın gururuyla başları dik, geriye bakmadan yürüyordu. Yeniye ve bilinmeze doğru attıkları bu ilk adımda onlara ailelerinin duaları eşlik ediyordu...
Bu yıl Selanik çevresindeki devşirme işiyle görevlendirilen zağarcıbaşı Mirza Mehmed Ağa, Yeniçeri Ağası’ndan gelen ve  büyük bir gizlilik içinde yerine getirilmesi emredilen alışılmadık buyruğu yerine getirmiş olmanın rahatlığı içindeydi, ancak bir yandan da merakını yenmeye çalışıyordu. Özellikle belli bir köyün belli bir ailesinin belli bir çocuğunu devşirmesi istenmişti kendisinden, görünümü koşullara uysun uymasın. Herhangi bir açıklama da yapılmamıştı. Yeniçeri Ağası Yusuf Ağa, Mirza Mehmed Ağa’ya devşirme memurluğu görevini bildirirken, o ürkütücü  bakışlarıyla çelişen yumuşak bir sesle konuşmuştu.
- Şahsına itimadımız tamdır Mehmed Ağa. Emirleri usul üzre görüp, dediğim veledi Dersaâdet’e avdetinde bana sağ salim teslim ettiğinde, kendini kul kethüdası olmuş bilesin!
Diğerleri gibi İstefanaki’nin de köyü, kazası, anasının babasının adı, çiftliğinin adı, doğum tarihi, göz ve saç rengi iki ayrı eşkâl defterine kaydedilmiş, defterlerden birini çocukları merkeze sevkeden ‘sürücü’ alırken, Mirza Mehmed Ağa diğerini en değerli hazinesi gibi muhafaza etmişti. Bir ismin kenarına da “Amber gözlü, melek simalı, kalınca hilâl kaşlı, ensesi çifte benli” diye fazladan bilgi eklemişti Mehmed Ağa. Bu satırlarda betimlenen kişi, bu defterleri hiçbir zaman göremeyecekti.
Serin nisan günü soğuk akşama kavuşurken, küçük İstefanaki kendinden yüzyıllarca öncekilerin de yaptığını yapıyor, yüz kırk kişilik sürünün içinde ürkek ve kederli, öfkeli ve çaresiz, meraklı ve gururlu, bilinmez geleceğine doğru yürüyordu.

Şiirden saray yapabilir misin? Ya resimden bir memleket?
Sultan Üçüncü Ahmed ile nakkaş ve şair Levnî Abdülcelil Çelebi bakıştılar, ikisi de bir süre gözlerini kaçırmadı, konuşmadan anlaşan dostlar gibi. Bugünkü hayallerle anıların sonu gelmişti anlaşılan, yoksa çok özel hayallerini anlatırken birbirlerine bakmazlardı. Kendilerine özgü bir ritüeldi sultanla nakkaşın yaşadıkları.
“Devletli hünkârım” demişti bir gün Levnî, “Engin hoşgörünüze sığınırım ve hizmetkarlar mümkün olduğunca uzaklaştığında, burada yalnız iki can olduğumuzda, yani yakınımızda bizi gözetleyen veyahut dinleyen de olmadığında zihnimizdeki en özge hatıralarla hayalleri teklifsizce hikâye etmeyi teklife cür’et etmek murad ederim.. Bu zannımca hükümdarların aslında erişemediği hürriyete sahib olmak mânâsına gelir.”  
Sultan Ahmed bu akıl almaz derecede cüretkâr öneriyi sakin karşılamıştı. Levnî’nin sözünü sakınmadan konuşmasına alışmıştı çoktan. Onu kınamak, ya da cezalandırmak yine yalnızca kendi mutsuzluğuna yol açacaktı, zaten Levnî de bunu bildiğinden böyle rahat davranıyordu, kendi değerini çok iyi biliyordu o, ama ancak gerektiğinde açığa vuruyordu bunu...

Şiirli Dünya
Resim yapmak, sevişmek gibiydi Levnî için, ikisinin verdiği zevk birbirine çok benziyordu. Fırçayı eline aldığında, hele o ince olanını, veya renkleri karıştırmaya başladığında, tam sevdiğiyle sevişmeye başladığı andaki duygular doluyordu içine. Sevişme nasıl sona erecek belli olmazdı, hafif okşayışlardan sonra coşku artacak ve beklenen an gelip geçtikten sonra derin bir iz bırakacak mı? Yoksa tekdüze, sıradan bir birleşmenin o dayanılmaz sonrası mı izleyecek kavuşmalarını?
Daha önce bulamamış olduğu bir renk çıkabilirdi ortaya, ama o aramayı sürdürecekti yine de, yeni, bulunmamış renklerin peşinde dolanarak. Erguvan dalının ucuna doğru koyulaşan rengini yakalayabilir mi kâğıt üzerinde, ya da sevgilinin dudağında? Taze nane yaprağının kokusunu yansıtabilir mi resimdeki sırmalı örtü üzerinde ya da sevgilinin nefesinde?

Kâğıthane’de şenlik
Hava taze çiçek ve çimen kokuyordu, hatta çimenin o yaşam dolu kokusu, bir gün önceki yağmurun sevinciyle, lâlelerin o belli belirsiz kokusu şöyle dursun, sümbüllerin genzi yakan kokusunu bile bastırıyordu neredeyse. Kâğıthane Deresi, bu yemyeşil örtüyü gümüş bir bıçak gibi keserek, coşkuyla akıyordu. 
“Cennet bahçesi bu misal olmalı” diye düşündü Sultan Ahmed… Sadrazamı, nisanın on beşinci günü bir küçük ziyafet hazırladığını, efendisi lütfedip onurlandırırsa çok mutlu olacağını söylemişti. Ancak saltanat kayığıyla Haliç’ten geçerek gelen padişah, şenliğin boyutu  karşısında şaşırmıştı. İbrahim Paşa her yana çiçekler ektirmiş, padişaha, Harem halkına, iç ağalara, çok sayıdaki devlet adamına ve hizmetkarlara sarayın rahatını aratmayan çadırlar kurdurmuştu, boylu boyunca giden bir kumaştan duvar Harem çadırını diğerlerinden ayırıyordu.
Odun ateşi üzerinde çevrilen kuzuların kokusunun iştahları kabarttığı, mutfak çadırında hazırlanan bol ciğerli, bol fıstıklı üzümlü iç pilav ile kayısı hoşafından sonra bir de irmik helvasının sunulduğu lezzetli kır yemeğinden sonra Ahmed Han’ın şerefine atlı ve yaya cirid oyunları, at koşuları ve pehlivan güreşleri düzenlenmişti. Rakibine üstün gelenlerin ödülü de sevindirici olmuştu. Baştan sona her adımda yaşanan ihtişam, dillere destandı…
Velinimetini memnun etmeyi ilk amaç edinen İbrahim Paşa da bundan sonra hep bir öncekini aşan gösterişte şenlikler tasarlayacaktı.
1719 yılının 15 Nisanı, yüzyıllardır padişahları ağırlayan Kâğıthane için yeni bir dönüm noktası olmuştu, bundan sonra Dersaâdet’in en gözde mesire yeri olarak bir dönemin şaşaasının en parlak sahnesi, en yakın tanığı olacaktı.

“Neyi tükettik, zevki mi, pişmanlığı mı?”
Padişah macundan memnun kalırsa, ki kalmadığı görülmemişti pek, helvacıbaşına bu defa hangi özel armağanı yollardı acaba? Bir ipek kaftan mı, bir çift mercan saplı bağa kaşık mı, altın dolu bir küçük kese mi yoksa? Padişah ihsanının parlak hayali, diğer hayalleri örterek öne geçmişti bir anda.
Sultan Ahmed, bolca tüketilmiş cinselliğin getirdiği tatlı yorgunluğu, murassa zarflı porselen fincandaki sabah kahvesiyle atmaya çalışıyor, bir yandan da yaşamındaki kadınları düşünüyordu. En sevdiği kadını Emetullah Bânû, Harem'de geçkince sayılan otuzlu yaşlarında olduğu halde, deneyimi ve olgunluğuyla padişahın gönlündeki yerini koruyordu; ancak padişahın ona olan sağlam, ama eskimiş aşkı kendine yeni gözdeler seçmesini de engellemiyor, engelleyemiyordu. Zaten şu anda padişahı rahatsız eden de, Emetullah’tan başka kadınlarla yaşadıkları değildi, o gece yatağını şenlendirmesi için seçtiği ikinci büyük aşkı Mihrişah’ı gecenin bir vaktinde yollayıp, o günlerdeki yeni gözdeleri olan iki tazeyi, Hümâşah ile Şermî’yi çağırtmış olmasıydı.
.../...
Şimdiyse macunun verdiği fazladan gücün karşı konması güç dürtüsüyle, gece yarısı kadınını değiştirerek Mihrişah’ın kalbinde onulmaz bir yara açtığını düşünüp pişmanlık duyuyordu Ahmed Han. Peki, Fatma Hümâşah ile Rabia Şermî de birlikte sevilmekten hoşlanıyorlar mıydı acaba? Bunun ilk kez şimdi aklına gelmesine de şaşıyordu. Kadınlarının kalbini kırmış olmaktan duyduğu kaygıyı, ancak Levnî ile paylaşabilirdi, yoksa tüm harem halkının gözünde yalnızca padişahlığın gereğini yerine getirmişti o dün gece...
Sarayın helvahanesinde hazırlanan çeşitli macunların ve onları izleyen, aslında elbette ayrıntılarıyla bilinmeyip izlediği varsayılan cinsellik efsanelerinin, ertesi gün konaklarda ve kahvehanelerde her düzeyden erkek tarafından keyifle, bire bin katarcasına abartılarak dillendirileceğini, dedikoduların hayallerini alabildiğine renklendireceğini  biliyordu. Hünkâra öfke duyanlar bile bu erkeklik gösterisi öykülerini büyük bir zevkle dinleyecek, anlatacak, kendileriyle özdeşleştirecek ve daha ötesinde, böyle sapına kadar güçlü bir erkek tarafından yönetilmekten gurur duyacaklardı, varsın savurgan ya da acımasız olsundu... Ahmed Han’ın tam da aynı fikirde olmadığını duysalar herhalde derin bir düş kırıklığına uğrarlardı. Padişah hazretleri, gönlünde özel yere sahip bir kadınını incitmiş olmaktan dolayı pişmanlık duyabilir miydi?

Çırağan vaktidir bahçelerde
Yılın en vaat dolu ayının, insanın içini umutlar uyandıran, gönüllere sevinç salan Nisan ayının ortalarıydı. Akşama cihan padişahını ağırlamaya hazırlanıyordu yalı. Ev sahibi hazırladığı sürpriz gösterinin Ahmed Han’ın kulağına gitmesini arzu etmiyordu, onu mutlu bir şaşkınlığa boğmaktan büyük zevk alacaktı.
Akşam yaklaştığında bahçeye tepsilerle cam ve gümüş lâledanlar taşınmıştı; ancak tek bir lâlenin sapını ve yaprağını içine alacak kadar ince, uzun boyunlu vazolar, altları dengeyi sağlamak için şişkin. Sayılarının hesabını tutmak neredeyse olanaksızdı, öylesine çoktular. Her birinin içine birer lâle konmuştu, en nadidelerinden seçilerek, henüz goncadan açılmış olmalarınına dikkat edilerek.
Yanyana konacak lâlelerin renklerinin uyumlu olmasına bizzat İbrahim Paşa dikkat ediyordu, birçoğunun yerini değiştirtmişti. Böylece parlak ateş rengi lâlelerin yanına al rengin giderek açılan tonları, mercan renkleri yerleştirilmişti. Uçuk pembeden erguvan pembesine kadar açılan yelpazedeki lâleler ayrı bir bölümdeydi, tüm renkler açıklı koyulu tonlarla dalgalanıyordu. Karşılarındaki raflara ise eflâtunun en uçuğundan morun en koyusuna giden renklerdekiler, aralarındaysa sarının her tonunda, güneşin yakıcı sarısından madenin serin sarısına kadar açılan renklerdeki lâleler serpiştirilmişti. Morla sarının eşsiz birlikteliğini doya doya seyretmek için, onları en ortaya koydurmuştu paşa. Renk geçişlerini, birkaç rengi dantel gibi bir arada işleyen alaca lâleler sağlıyordu. Eşsiz inci; ‘dürr-i yektâ’ adlı beyaz lâleler ise en alt ve en üste dizilmişlerdi.
Lâledanların aralarındaki boşluklar, ahşap raflara ince zincirlerle asılan renkli billur toplarla doldurulmuştu, bunlar ışığı yansıtacaktı, en alta yerleştirilecek dizi dizi kandillerin ışığını. Bahçenin çardaklarına da renkli kandiller asılmıştı.
En değerli konuğun gelme vakti yaklaştığında, hava da kararmak üzereydi, neyse ki akşamın serinliği samur kürkle astarlanmış kaftanlarla geçiştirilecek gibiydi, yalnızca pek hafif bir rüzgâr vardı. İbrahim Paşa kandillerin derhal yakılmasını buyurdu. 
Saltanat kayığı yalının iskelesine yanaşır yanaşmaz, Sultan Ahmed oturmakta olduğu yaldızlanmış nakışlı direklerle çevrili, üstü kadifeyle örtülü hünkâr köşkünden doğruldu, bir an önce karaya çıkıp İbrahim Paşa’nın şöleninin tadını çıkarmaya duyduğu hevesi gizleme gereği duymuyordu.
.../...
- Benim kıymetdar vezirim, gayretlerin pek takdir-i şayandır, zahmetlerin beni ziyadesiyle memnun etmiştir! Bu şahane çırağan tertibi, lâlelerin nura boğulması, billurların güneş misali parlaması senin muvaffakiyetinin aynasıdır. Güya gök yere inmiştir.

“Sağ olup bu asra ereydi Ferhâd / İmtihân olmağı ben m’istemezdim"
Şebsefâ’nın, adını aldığı akşamsefası çiçeği kadar nazik, hoş kokulu, uzun süreli değil, geçici, sanki onu tutsan da elinden kaçıverecekmiş gibi uçucu bir görünümü vardı Levnî’nin betimlemesinde. Ebrûlî bir akşamsefası gibi, güzelliğinin farkında olmayan, alçakgönüllü, abartısız, ama yine de gösterişli duruşu onu daha da çekici kılıyordu. Diğer üç kızın ayrık kaşlarına karşın Şebsefâ’nın ortada birleşen kaşları, daha tombulca ve uzun beyaz boynu ve minik dudaklarındaki belli belirsiz gülümseyiş, hatta diğerlerinin saçlarındaki iri karanfiller yerine taktığı tek lâle onu diğerlerinden ayırıyordu sanki.
Şebsefâ’nın yanında oturan, daire çalan taze de, gizli bir hayranlık ve hatta saygıyla gözlerini Şebsefâ’ya dikmişti resimde. Onun kırmızı giysilerine karşılık Şebsefâ’nın elmas beyazı entarisi, ince yollu şalvarının üzerine düşen saydam bürümcük gömleği yalınlığıyla içindeki güzelin çekicililiğini vurguluyordu. Diğer kızların giysileri boyna kadar kapalı olduğu halde,  Şebsefâ’nın dolgun, yuvarlak göğüsleri neredeyse tümüyle entari yakasının derinliğinden taşıyordu, o ise sanki tüm bunlardan habersiz... Mızrabı büyük bir zarafetle tellere vuran elinin baş ve serçe parmaklarına taktığı yüzüklerle beyaz bileklerini süsleyen altın toplu bilezikler bile esrarlı bir cinsellik iletiyordu izleyene. Kınalı zarif parmaklarıyla ustaca, ama kayıtsızca çalıyordu tamburunu Şebsefâ, başındaki sırmalı yemeniye iliştirdiği tek bir kızıl lâleyi hafifçe titreterek. 
Zaman durmuştu izleyende dokunma isteği uyandıran bu resimde. Ya da yüzyıllarca sürecekti, bakışını her değdirene Levnî’nin aşkını söyleyerek. Sultan Ahmed Han bu resmi uzun uzun seyredip, suretin ötesini okumuşcasına Levnî’nin gözlerinin içine bakmıştı.
.../...
Nakkaş şaire dönüşüyordu bir anda, ya da tersi.
- Amma erişilmez sevdayı aramanın, hayalimdeki yârimi, asla kavuşamayacağım melek simalı dilberi resmetmenin, âşıkların pîri Ferhad’ın imtihanından geçmenin sahici saadeti vücuda getirdiğini anladım sultanım.

Neler gördü bu ada…
Prinkipo Adası baharın tüm şatafatını yaşatıyordu kendinde. Çamlarla selvilerin koyu yeşili önünde, erik çiçeklerinin göz alıcı beyazlığı, şeftali çiçeklerinin koyudan açığa dönen pembesiyle karışıyor, yeni yeni patlamaya hazırlanan erguvanlar ise sıralarını coşku içinde, kendilerini güç tutarak bekliyordu. Mor salkımlarsa sıradaydı bahçelerin çardaklarını süslemek ya da selvilere sarılıp tırmanmak için. Yollardaki tozun rengi bile, yeniden ve sevinçle uyanan doğa gibi, sanki yüzünü yaza doğru çevirmişti.
Adanın Rum ahalisi kendine özgü kalender, şen hareketlerle bahar temizliğine girişmişti. Evlerden gelen yemek kokuları da yeni gelen bahara uymuştu, taze otlarla, taze soğanla pişen şaraplı yahniler, üzerine taze sarmısaklı mis gibi yoğurt dökülen, zeytinyağında kızarmış altın sarısı kabaklar, bolca konan taze nane kokusunun, biberinkiyle yarıştığı dolmalar, ve hepsinden önde, ızgaralara atılıp sonra çıtır rokayla şenlendirilen, ya da taze yaprağa sarılan balıklar...
Sahildeki birkaç salaş meyhane de baharın yenilenme telaşına ayak uydurmaya çalışıyordu. Marmara’nın İstanbul’a bakan yanındaki adaların en büyüğü olduğundan ‘Büyükada’ diye anılanı, hem koca imparatorluğun başkentinin yanıbaşında bulunmanın, hem de kentteki karmaşadan, entrikalardan uzak durabilmenin tadını çıkarıyordu kendince; yaşam büyük kentin sunduğu zevklerden yoksundu gerçi, ama güzellik ve huzurla yetinmek, buradaki yaşantıyı deniz kadar derin ve su kadar berrak kılan, ada sakinlerine özgü bir ruh yetisiydi. Adada yaşayanlar, kentte yaşayanların bu tadın farkına varmalarından, sevgili adalarına karmaşayı taşımalarından çekinmişlerdi hep.
Adanın toprağındaki kireç tabakalarına karışmış demir filizlerinin yoğunluğundan dolayı “Maden” diye anılan ıssız mahallesindeki eski manastırın, sayısız talihsize, ya da talihini kendi yönlendiren sayısız ihtiras sahibine ev sahipliği yaptığı biliniyordu. Kendisine Prens Adası denmesine yol açan, bu adada Doğu Roma’nın imparatoru İkinci Justinianus tarafından altıncı yüzyılda yaptırılan saraydı gerçi, ama daha sonraları sürgünlerin kalan ömürlerini geçirdikleri manastırlar, adanın ünlenmesini sağlamıştı; karanlık esintili bir ün.
.../...
Yalnızca lodos fırtınalarıydı ada halkının yaşamını denizi karıştırdığı gibi karıştıran, ama balıkçılar, yılların getirdiği deneyimle önlemlerini alarak, lodosla da iyi geçinmeyi biliyorlardı. İşte yine böyle suyuna gidilmesi gereken, teknelerin çekilip, deniz denen o esrarlı varlığın kendi kendisiyle baş başa bırakılması gereken bir lodosta, ada açıklarında beliren heybetli teknenin merak uyandırması kaçınılmaz olacaktı.

Eirene’nin hazinesi, Jacques’ın hazinesi
Büyükada’daki Kadınlar Manastırı, Sultan Üçüncü  Ahmed’in zamanına can çekişerek, pek harap bir halde erişmişti; kilisesinin kubbesi tamamen yıkıktı, ancak kilisenin kesik piramit biçimli, üzerinde çınar yaprağı kabartması olan sütunlarının bazıları ayakta, bazı sütun başlıkları ise toprak yüzeyine dağılmış duruyordu. Ada halkı burayı hâlâ ‘Kamares’, hücreler diye anıyordu ama, rahibe hücrelerinin barınılacak yanı kalmamıştı. Manastır, selvili bir yokuşun altında, sahile tatlı bir meyille inen arazide inşa edilmişti, çok yaşlıydı yapı, çok görüp geçirmiş, iyi günlerinde gururla dikilip durmanın tadını çıkardığı gibi, çok da çile çekmişti. 
.../...
Selvilerin gölgesinden ilerleyerek manastırın kalıntılarına geldiklerinde, üzerini ot bürümüş yıkık taş bloklar, bu garip cenaze törenine katılanları şaşırtmak ister gibi karşılarına dikildi. Ama patron rolündeki Jacques, kendisini artık hiçbir şeyin engelleyemeyeceğinden emindi, ezbere bildiği basit krokiye bakma gereği duymadan yönünü saptadı, sözde mezar için en uygun yeri gösterdi, derhal işe girişildi. Yalnızca gerideki yolda apansızın, insanın kanını donduran bir kişnemeyle parlayan bir at, bir an için dikkatlerini dağıttı; o zaman çevredeki garip sessizliği farkettiler birden. Tatlı sesli kuşlar susmuştu, çocuk ağlamasına benzer çığlıklar atan martılar da. Az yukarıdan baktıkları deniz dümdüzdü, neredeyse kıpırtısız, sanki bir gün önce azıp köpüren, öfkesini kendilerinden çıkaran o değildi. Alacakları olası bahşişin verdiği güçle habire kazma sallayan adamlar da aniden taş kesilmişlerdi; biraz önce kazdıkları topraktan envai çeşit böceğin ve sürüngenin neredeyse birbirini ezerek fışkırdığını görmüşlerdi; toprağın hayvanları, olağanüstü hızlı hareket ederek sanki görünmez bir düşmandan kaçıyorlardı.
Jacques birden kendini, ne olduğunu anlayamadığı, buz gibi birşeye çok yakın hissetti, herşeyden vazgeçip oradan var gücüyle kaçmak istedi, ama ayakları o kırmızı toprağa çakılı kaldı, bağrını deşmek için onca heveslendiği o toprak, onu bırakmayacaktı artık. Derinliklerinden gelen, cehennem davulları gibi gümbürdeyen o uğultulu ses, karşı konulmaz bir canavarın homurtusu muydu?

Kehanet
- Kan gibi eşsiz, şarap gibi koyu kırmızı, volkan ağzı gibi amansız yakutlarla, deryanın yosunları gibi şeffaf, mezarlıkların selvileri gibi kopkoyu, yılanın gözleri gibi insafsız zümürrüdler görürüm.
Yaşlı kâhin her zaman bu kadar kendinden emin konuşmaktan hoşlanmaz, daha yuvarlak ifadelerle kendini kurtarmaya ve kesesini doldurmaya bakardı, ama bu kez duraksamadan akıyordu sözler ağzından.
- Sanki bu parlak taşların içinden tozu dumana katan ordular geçiyor, içi hüzün kaplı insanlar, içini hırs bürümüş insanlarla mücadele ediyor. Taşlar pek eski, pek kudretli. Yüce göklerden bir yıldırım misali yerin yedi kat dibine düşmüş de, sonra fışkıran lav misali tekrar çıkmışlar, önlerinde kimse duramamış. Muazzam bir tacı süslemişler önce, sonra oradan sökülüp alınmışlar, yine çıktıkları gibi toprağın altına gömülmüşler. Amma toprak onları uzun zaman bağrında tutmayı reddetmiş, evet reddetmiş! Yine kanlara bulanarak fışkırmışlar topraktan.
Nefes nefese kalmıştı kâhin, neredeyse kimin huzurunda bulunduğunu unutacak ve olduğu yere yığılarak dinlenmeye çekilecekti, o kadar ağırdı suda gördüğü hayallerin yükü sanki. Kendini toplayarak usulca konuşmasını sürdürdü. Sesi kasvetliydi.
- Uğursuzluk. Uğursuzluk ve kibir ve hırs sarıp sarmalamış bu taşları, onları kimselere göstermeden toprağa gömen kadını da yanlarına çekivermişler. Sanki kendilerini gün yüzünden ayıran kadını, kendilerini hayran hayran seyredilmekten, gücün nişanesi olarak parıldamaktan mahrum bırakan kadını cezalandırmışlar, onu da yerin altına mahkum ederek.
Karşısında, kendinden yüksekte oturan azametli adamın içi bulanmaya başladı, devamını dinlemek istemiyor, ama merakına da karşı koyamıyordu. Duraksayan kâhini yüreklendirircesine başını salladı.
- Zaman mefhumu yok imiş onların olduğu yerde. Bir gün tekrar yeryüzünün ışığına kavuşmak istemişler, bunun için de insanoğlunun içindeki hırsı mıknatıs misali çekip, emellerinde muvaffak olmuşlar. Şimdi pek yüce ellerdeler, ve bulundukları yerden, burada beğenilmekten pek memnunlar, amma uğursuzlukları hepten devam etmekte...
Kâhinin gücü tükeniyordu sanki; artık sıra gelecekten haber vermeye gelmişti. Huzurunda bulunduğu yüce kişi, kaşlarını çatmış, dikkat kesilmişti. O ana kadar hiç konuşmamıştı. Kâhin kendinden asıl beklenenin, bundan sonra söyleyecekleri olduğunu biliyordu.

 “Hiç böyle düğün görülmemiştir / Hiç böyle sefa sürülmemiştir”
- Emriniz üzre taraf taraf adamlar gönderilip levazımat temin edilmiştir devletlim. İzmit’ten onbin ağaç sini, Tekfur Dağı’ndan, İnecik ve Hüdavendigâr Sancağı’ndan bin ördek, sekiz bin tavuk, iki bin mısır tavuğu, üç bin semiz piliç ve iki bin güvercin toplanmıştır.
- Pek âlâ etmişsin Halil Efendi, gayretlerin mükafatsız kalmaz! Musıkî ile raksın da en şahanesi, en muazzamı layıktır bu düğüne, bilesin.
- Hanendebaşı Burnaz Hasan Çelebi vasıtasıyla tayin edilen seksen kadar en âlâ hanende ve sazendeler şimdiden meşke başlayacaklardır saâdetli paşa hazretleri. Kol kol çengilere altın telli elbiseler ihsan olunmuştur, her yandan gelen türlü canbaz taifesi dahi  hazırlanmıştır necabetli efendim.
- Şenlik esnasında emniyetin de tam olmasına itina edesin Halil Efendi!
- Oyuncularla seyirciler arasındaki hududu tayin edecek neferler, tuhaf görünüşlü çobanlar misali giydirilmek ve lüzum halinde maskaralık ederek ellerindeki tulumlardan zorbaların üzerine su boşaltmak üzre hazırlıkları tamam edilmiştir. Çıkacak kavgalar tatlıya bağlanacak, cümle seyirciler incitmeksizin hizaya sokulacaktır, emin olasınız devletlim!
1720 yılının Eylül ayı, İstanbul’un tarihinde gördüğü en şen, en hareketli zamanlardan biri olacaktı.
.../...
Çadırın sarı atlastan gölgeliği altına yerleştirilen yüksek arkalıklı altın tahtta oturan Sultan Ahmed hayatından memnun görünüyordu. Sarığına taktığı iri bir lâle goncasını andıran elmas sorgucu günün tüm ışıklarını içinde toplamış gibiydi. Bir yanında sadrazamı, diğer yanında üç şehzadesi duruyordu; on yaşındaki Süleyman, üç yaşlarındaki Mehmed ile Mustafa, hepsi de kürk astarlı, gümüş rengi kaftanlar içindeydi, göğüsleri altın çaprastlarla kapanan. Arkasındaysa rütbelerine göre dizili saray ağaları, adeta hükümdarın gölgesi gibi, onu hem korumak, hem de her isteğini hemen yerine getirmek üzere bekliyordu.
Huzura kabul edilenler, iki yandaki saray görevlilerinin arasından, toprak zemine serilen lâle motifli halının üzerinde dikkatle yürüyerek padişahın eteğini öptüler tek tek. Gösteriler başlamadan önce bu törenin hakkınını verilmesi gerekiyordu. Kimsenin acelesi yoktu, herkes bu olağanüstü günlerin tadını ağır ağır çıkarmak arzusundaydı.
…/…
Şehzade Süleyman ip üzerinde yürüyen canbazı heyecanla gözlüyordu. Adam bacaklarına üçer kılıcıenine tutturmuştu, her adım atışında kılıçlar kıl payı aralıklarla birbinin arasına yerleşiyordu. Üstelik ayaklarında yumuşak pabuçlar değil, yüksek ökçeli nalınlar vardı Mısırlı canbazın. Küçük kardeşi Mustafa’yı kolundan hafifçe çekiştirerek cambazı gösterdi Süleyman, o da neşeyle el çırptı. Padişah çocuklarının sıradan çocuklar gibi davranmalarına göz yumulduğu ender zamanlardan biriydi kendi sünnet düğünleri. Çocuklar nefes kesen gösterileri çoğunlukla babalarının yanından izliyorlardı, arkalarında hizmetkar ve muhafız ağalar ordusuyla. Belki de ömürlerinde bir daha bu kadar özgür ve bu kadar keyifli olmayacaklardı. Sultan Ahmed de arada bir şehzadelerine göz atıyor, farkettirmeden onların sevincine ortak oluyordu.
Gece olduğunda havai fişeklere geliyordu sıra, her gece değişen biçimlerde, her gece bir öncekini bastıran görkemde. Gecenin karanlığını altın rengi kıvılcımlarla yaran fırıldaklar, bir anda bin parçaya ayrılarak havaya yükselen rengarenk yelkenli gemiler, gümüş renginde sular fışkırtan fıskıyeler, havada açılıveren zümrüt rengi yelpazeler… Görenlerin inanası gelmiyordu bunların havai fişek olduğuna, öylesine gerçek gibiydiler meydana getirildiklerinde. Fişekler birden ateşe verilip parladıklarında, neredeyse parçalandıklarına üzülüyordu izleyenler. Kalabalıktan çıkan hayranlık çığlıkları mehterin müziğine karıştığında, şenlik havası tüm gönülleri sarıyordu.  

 “Bu sûrı görmedin ise yazuk sana âkil / İşit beyân edeyim bâri vasfını ânın”
Levnî fırçasını bıraktı, biraz geri çekilerek son düzeltmelerini yapmış olduğu resmi dikkatlice inceledi. Evet, tam da istediği gibi olmuştu. Yaşayan bir resim. İçindekiler kendilerine çizilen çerçeveyi zorlar gibiler. Afyonkeşler çaresiz, sarsakça kendilerini oradan oraya atıyordu kâğıdın yüzeyinde, ayı postlarının kahve renginin tonları egemendi daha çok, tiryakilerin giysileriyse renkli dağınık lekeler gibiydi zeminin sarımsı toprağı üzerinde. Üzerlerine salınan ayılarla yılanlardan sakınmaya çabalayan afyonkeşleri betimlemişti.
“Canı cebinde zavallılar” diyorlardı onlara. Eğlenmek için getirmişlerdi onları bu meydana, afyon ve kahve vaadiyle kandırarak, bir de etrafa paralar saçılınca ne yapacaklarını şaşırmışlardı, zaten fişekler de yeterince ürkütmüştü onları. Bu muzipliği çoktan aşıp acımasızlığa yaklaşan bir tuzaktı aslında. Canlarını kurtarmak için koşuşmaları izleyenleri kahkaya boğuyordu, düğün eğlencelerinin bir parçası oluvermişlerdi. Bazıları tepetaklak, bazıları iki büklüm, bir kısmı ayıların koca pençelerinde. Kimi yılanlarla uğraşıyor. Aralarındaki eli değnekli görevlilerse dimdik. Nakkaş sahnedeki herkesin yüz ifadesi üzerinde ayrı ayrı çalışmıştı, korku, şaşkınlık, öfke, kırgınlık, hainlik, keyif, kayıtsızlık, hepsi bir aradaydı da, başka başka kişilerin suratında. Sevabına sünnet edilecek çocuklar, başlarındaki cerrahla birlikte bu sahneye tanık olanlardandı, birbirlerinin elinden sıkı sıkı tutmuşlardı, aynen tembih edildiği gibi, en baştaki de düzeni sağlayan yeniçerinin elinden tutuyordu, onları kolayca ayırmaya yarayan kırmızı takkeleri, türlü renkteki uzun entarileri ve de iç sızlatan masumluklarıyla… Levnî onları hemen yanıbaşlarında yaşanan tuhaf, ürkütücü gösteriye merakla bakarken betimlememişti, böylesi bekleneni vermek olurdu yalnızca. Nakkaş küçüklerin o sırada sünnet edilmeye götürüldüğünü biliyordu ve işte tam da bunu vermişti onların yüzünde: Sünnet çadırında yaşayacaklarına hazırlanan çocuklar, kaygılı ve hevesli aynı anda, bir an sonra toplumun gözünde erkekliğe adım atmış olacak çocuklar. Diğer yanda çırpınarak eğlendirenler onları çok da ilgilendirmiyordu. Çok gerilerde, yer yer beyaz bulutlarla bezeli gözyüzünde uçan kuş sürülerini de mi dünyada olan bitenin çeşitliliğini göstermek üzere koyuvermişti bu sahneye nakkaş acaba?

Meyhanenin tadı, İstanbul’un tadı
- Akşama sofrayı bir nice donatasın Yorgakis Ustam, olanca hünerini seresin ortaya, misafirim hatırlıdır ve uzaklardan gelir.
- Sen hiç merak etmeyesin devletlim, benim dükkânımda müşterinin memnun olmadığı görülmemiştir!
Yaşlı Yorgakis’in meyhanesi, Galata’da, kulenin meydanına açılan sokaklardan birinde, bir taş binanın giriş katındaydı. Duvardaki yuvalarına yerleştirilmiş renkli kandillerden yayılan yumuşak ışık, duvarın basit nakışlarını olduğundan daha etkileyici gösteriyordu. Yüksek tavanlı, havadar, ama aydınlatmada bilhassa cömert davranılmamış geniş mekanı lâyıkıyla tanımlayan, duvar dibine dizilmiş kocaman, ahşap şarap fıçılarıydı, irilikleriyle içki düşkünlerinin gözünü doyuran demir çemberli fıçılar. Diğer duvar boyunca uzanan ensiz tezgâhın üzerindeki rengârenk boyalı, ince oymalı ahşap rafta ise küçük şişeler diziliydi, çeşit çeşit zeytinyağı, sirke, nar suyu, limon suyu… Kocaman bir satranç tahtası gibi döşenmiş, yıllar yılı üzerlerine dökülüp saçılan türlü içkiye, çiğneyen türlü ayağa sabırla dayanmış renkli taşlar, örtüsüz zeminin yegane hareketiydi. Ahşap ayaklar üzerine yerleştirilmiş, mekâna seyrekçe serpiştirilmiş geniş sinilerin çevresindeki alçak tabureler, gecenin müşterilerini bekliyordu.
- Şeref bahşettiniz beyzadem, sefalar getirdiniz! Erkencisiniz maaşallah, size ve kıymetdâr misafirinize en mutena yerimiz bile azdır, şöyle buyurunuz!
Nakkaş ile sıradan giyimli, orta boylu, koyu sakallı arkadaşı, gösterilen yere, çoktan donatılmış sofraya oturdular. Dövme bakır sini süssüz, billûr kadehlerle sürahiler sadeydi, mezelerin sunulduğu tabaklar da öyle. Burada gösterişli olan, içkilerle yiyeceklerin kendileriydi yalnızca. Hem renklerin, hem de kokuların şöleni vardı sofrada. Sonbahara dönen mevsimin tüm nimetleri, bitmekte olan yazınkilerle birlikte sofrada yerini almıştı.
Ege adalarından gelen şarabın rengi, hatırlı müşterinin serçe parmağında ışıldayan lâlin rengiyle  yarışıyordu. Ya kokusu? Üzümlerin toplandığı bağların gölgesiyle üzerlerine vuran güneşin parıltısı, toprağın içindeki binbir kokuyla birleşmiş, fıçılarda beklemekten sıkılmış da tekrar gün yüzü görünce ferahlayıp, açılıp saçılmıştı. Sanki içinde bir dünya gizliydi bu berrak sıvının, içildikçe belirginleşen. Yorgakis, Tekirdağ’dan gelen beyaz şarabı da tatmalarında ısrar edecekti beyzadelerin, ki onun mayhoş kokusu da bambaşka âlemlere götürüyordu içeni, damakta uzun süre kalarak.
Müşteriler yerlerini aldıktan sonra getirilen üzümler serinliklerini koruyordu, sarkıtıldıkları derin kuyudaki sepetten henüz çıkarılmışlardı. Tombul taneleri birbirini sıkıştıran kara üzüm salkımları, üzerlerindeki incecik buğuyla bu serinliği en çok yansıtandı aralarında.
Mevsimin son kavunlarının, yazın güneşli günlerinin rengini yansıtan o ağdalı sarısı, rezeneli beyaz peynirin yanıbaşında, daha da koyulmuştu sanki. Ortasından kırılarak tabağın içine açılmış olan nar ise, -o da mevsimin ilki-, her biri birer yüzük taşı misali parlayan tanelerinin heyecan veren rengiyle, yaklaşan soğukların hüznüne karşı duracağını belli ediyordu, en azından bu loş meyhanenin kaygısızlığında.
Yeşil soğanlar, yuvarlak siniye dizilmiş küçük meze tabaklarının aralarına, sedefli beyazdan koyu yeşile dönen parlaklıklarıyla iştah açıcı birer süs olarak serpiştirilmişti, sanki yuvarlak bir çerçeve tezhibine dikine saplanan ince hançer yaprakları gibi görünüyorlardı. Bakla favası ise, mat, uçuk yeşiliyle yayıldığı oval tabakta iştah kabartıyordu.
Midye kabuklarının morumsu kayganlığı mıydı içindeki lezzet vaadini artıran bilinmez, ama  Levnî özellikle midye dolmasını eksik etmemesini tembihlemişti Yorgakis Usta’ya, böylesine lezizinin sarayda bile yenmediğinden emindi çünkü.
Uskumru çirozunun üzerine bolca konmuş taze dere otunun baharlı kokusu, içinde yattığı üzüm sirkesinin keskin kokusunu neredeyse bastıracaktı.  Yaşlı meyhanecinin özenerek masaya koyduğu sardalyalar ise, küçücük arka bahçeden toplanan asma yapraklarına sarılıp ızgaraya verilmişti, şimdi ayrılacak yaprakla birlikte derilerini de bırakmaya, çıplaklıklarıyla ağız sulandırmaya hazırlanıyorlardı. Başka balık vermeyecekti Yorgakis, abartıdan hoşlanmazdı, hele birbirini kıyasıya bastıran tatlardan hiç. Ancak Arnavut ciğerini unutmayacaktı, şöyle küçük küçük doğranmış, bolca biberli ince kıyılmış beyaz  soğana bulanmışını. Sininin ortasına yerleştirilen küçük ekmekler de nar gibi kızarmıştı.
Tuzsuz bademle ceviz içi, birbiri içine geçen renkleriyle küçük tabaklarda sunulmuştu, üzerlerine ise kışın biriktirilip karlıklarda saklanan ve bu mevsimde pek güç sağlanan kar serpilmişti. Bu geceki sofranın en nadide ikramıydı kar, öyle her müşteriye nasip olmazdı. Meyhaneci, bunun taşralı konuğu şaşırtacağını düşünmüştü, hizmet ettiği kişi için özel karlık odalarının bulunduğunu bilemezdi.
Kuruyemişlerin arasında güneyden gelen fıstık da eksik değildi elbet, Yorgakis kendisi ayıklamıştı onları.
Rum meyhaneci, hatırlı müşterileri geldiğinde keyiflenip, cevabı getirdiği yemeğin kendisi olan tekerlemelerinden söyleyerek çıkagelmişti arada, “Alçacık boylu, kadife donlu?”, hem de “Önü önlüklü, başı keçikli, mor fistanlı, yeşil kaftanlı?”. Kendisinin sıkça kullandığı bu bilmeceler karşısında taşralı konuğun gözlerinin parladığını görmek  çok memnun etmişti kendisini, öyle herkes değerini bilmezdi çünkü bu inceliklerin. Bu konuda deneyimli olduğu anlaşılıyordu, hemen cevabı yapıştırmıştı: “Patlıcan!” Yorgakis, yanında az sarmısaklı süzme yoğurtla sunduğu patlıcan tavadan para almayacağını gururla bildirerek bırakmıştı tabağı sininin üzerine.
.../...
Derken ince saz heyeti çıkageldi, tam da müşterilerin başı içkiyle yavaş yavaş dumanlanmaya başlamışken. Onlarla birlikte meyhanenin değişmez müşterilerinden Tayyar Civan da dalmıştı içeri; şaraba düşkünlüğüyle tanınan, neyle geçindiği bilinmeyen, ama Dersaâdet’in en karanlık sokaklarında adı bilinen bir külhanbeyi.  Abartılı derecede süslü giyime merakı, en bilinen zaafıydı Tayyar’ın. Kırmızı tepeliğin üzerine gevşekçe sarmıştı yeşilimsi sarığını, altından kara kâkülleri alnına dökülüyordu. Sakalsız yüzündeki irili ufaklı yara izleri, kavgadan uzak duramadığını gösteriyordu. Kısa mor hırkası, yavruağzı rengi gömleği, düşük ağlı mavi şalvarı, sağ omuzundan attığı gümüş püsküllü kurşunî şalı, şalvarın üzerine çektiği gümüş kabaralı leylak rengi deri tozlukları, kırmızı pabuçları ve fıstık yeşili kuşağının içine soktuğu fildişi kabzalı hançeri, görünümünü yeterince dikkat çekici, bir o kadar da tekinsiz kılıyordu. Levnî’nin sıradışı ahbaplarından biriydi o. Nakkaşı görünce teklifsizce oraya seyirtti, yarı kapalı gözleriyle şimdiden çakırkeyif olduğu hemen anlaşılıyordu.
Yerinden doğrulan Levnî’nin kaygılı bakışlarını Ahmed’in otoriter bir baş hareketi yatıştırdı, “taşralı konuk”, kentin gerçek sakinlerinden birini, doğal bir ortamda tanımak istiyordu besbelli.
- Hayırlı akşamlar beyzadeler, afiyet olsun!
- Buyurunuz, birlikte devam edelim!
Levnî’nin konuğu, ondan önce davranıp masalarına yaklaşan Tayyar Civan’ı davet edivermişti, yapacak birşey yoktu. Yorgakis Usta bir tabure getirdi hemen, külhanbeyi teşekkür anlamında birşeyler homurdanarak rahatça yerleşti.
- Sanki padişah sofrası, kocamış Yorgakis, benim için asla böyle bir sofra düzmezsin, alacağın olsun numussuz herif!
Bu sözlerle sofralarına çöktüğü velinimetlerine yeterince iltifat ettiğini varsayan Tayyar, teklifsizce şarabın ve mezelerin tadına bakmaya başlamıştı. Neyse ki şair dostunun bu gece pek tuhaf, pek tutuk davrandığının farkında olmayacak kadar içmişti önceden. Önündeki nefis yiyeceklerden yeterince atıştırdıktan sonra ikisini şöyle bir süzdü ve her zamanki gibi dolaysızca konuya girdi:
- Bu herif senin karındaşın mıdır Levnî Çelebi, pek benzersiniz? Sade, o senden daha süslüdür, haberin ola!

Aşk-ı Memnu
- Sizin adınıza yine bir name ulaşmıştır hanımefendiciğim, şu Yekçeşm Hüseyin’in bir adamıyla bu defa. Kimseciklere göstermeden getiriverdim.
- Sen sağolasın benim kıymetdar kalfam, sen olmasan ne ederdim bilmem!
Kalfa kadın yaşından beklenmeyen bir tazelikle kıkırdadı, kendini bu müthiş serüvenin bir parçası olarak görüyordu, kendi adına asla yaşayamayacağı. Bir de değerinin bilinmesinden her zaman hoşlanmıştı, hele hanımının yaptığı gibi yüklü tutarlarla ödüllendirilirse. Mehtabe Hanım kalfasının buruşuk koynundan çıkarıp verdiği küçük ruloya heyecanla baktı, sonra üzerindeki balmumu mührü çabucak kırarak yazılanları bir nefeste okudu.
Başlangıçta hevessizmiş, çekingenmiş gibi davranmıştı İbrahim Paşa’ya. Aslında çoktan razıydı bu yasak gönül ilişkisine. Sonunda layık olduğu aşka kavuştuğunu düşünüyordu. Kadılığın gerektirdiği ağırbaşlılığı evinde de sürdüren kocasıyla geçirdiği renksiz yaşantısı, sonunda beklemedeği bir anda, beklenmedik biçimde renklenmişti.
Alçakgönüllü, hatta yoksul koşullardan gelmişti Mehtabe. Doğduğu küçük kasabada, Trakya’nın batısında, “Bu işvebaz kız illâki sığmaz bu beldeye!”  demişlerdi daha o yeni yetmeyken. Aklı da, vücudu da iyice erken gelişmişti. Gözlerini bir gören bir daha bakardı oldum olası. İlk gençlik hayallerinde padişahın haremine ulaşmak vardı ama, güzelliğini duyan ilk kısmeti hükümdar değil de kadı olunca, sütçülük yapan babası duraksamamıştı. Mehtap sefalarını pek seven kadı efendi değiştirmişti gösterişsiz adını. On dört yaşındaydı kendini Zülâlîzade Arnavut Hasan Efendi’nin koynunda bulduğunda. Hasan Efendi böylesi bir  hazineye sahip olduğuna inanamıştı önceleri, ancak kanıksamanın önlenemez ağırlığı sarmıştı onu da zamanla, bir de yeni gelen ufak tefek cariye.
Sadrazam İbrahim Paşa da Kâğıthane’deki karşılaşmanın ertesi gününden başlayarak pek üstüne düşmüştü doğrusu, istediğini hep elde etmeye alışmış bir adamın kararlılığında. Paşanın tüm gayretine rağmen buluşmalarının pek sık olamayışı, bu yasak ilişkinin her daim canlı kalmasını sağlıyordu. Paşa uygun fırsatları kollamak zorundaydı; karısı değilse de, padişahı yaşamının neredeyse tümünü dolduruyordu. Ancak herşeye rağmen her insanın yaşamında istenirse ayrılabilecek zaman bulunurdu, ve uygun bir buluşma yeri de.

Hünkârın yeni aşkı
Padişah, genç Marguerite’in Paris giysileri içerisinde yatağına gelmesini buyurmuştu. Kızlarağasının bu arzuyu pek garipsediğinin farkındaydı ama, aldırmamıştı. Kızın saray hamamında Osmanlı usulünce bir güzel yıkanmasını buyurmuştu yalnızca, çünkü Yirmisekiz Çelebi’den Avrupalıların temizlik alışkanlıkları hakkında dinlediklerinden tiksinti, hatta dehşet duymuştu Ahmed Han. Şimdi de sabırsızlıkla bekliyordu Frenk kızını.
Her dönemde insanoğlunun içinden yetişen o farklı, maceracı ruhlardan biri olan güzeller güzeli Marie-Geneviève-Marguerite soylu bir aileden geliyordu, ama babası çok varlıklı sayılmazdı; onu bekleyen yaşam, Fransız Sarayı’nda nedime olup, entrikalarda kaybolmamaya çabalamak, ya da soylu bir isim peşindeki sıradan bir zenginle evlenip çoluk çocuğa karışmaktı. Ama genç kızın çok renkli hayalleri vardı, ayrıca cinselliğin yaşamında büyük önemi olacağının farkındaydı, hiç te soğuk bir kız değildi o, aşkın zenginliğine, cinselliğe hazırdı. Paris davetlerinde kulaktan kulağa yayılan ve birçok kişinin inanılmaz bulduğu söylenti; Osmanlı sultanının haremine güzel bir Parisli kız bulmak üzere adamlarını seferber etmiş olduğu, Marguerite’e ulaştığında genç kız çok heyecanlanmış, kopardığı birkaç öpücüğü kâr sayan toy sevgilisinden de iyice soğumuştu.
Marie-Geneviève-Marguerite, padişahın elçisinin Paris’te kaldığı sürede birçok kez onu ve beraberindekileri çeşitli vesilelerle izlemiş ve bu adamları garipsemek şöyle dursun, onların heybetli ve gururlu duruşlarına, davranışlarındaki farklılığa, erkeksiliğe, hatta hoyratlığa hayran kalmıştı. Bu adamların ulu efendisinin, Doğu’nun kudretli imparatorunun aşk kölesi olma fikri başını döndürmüştü. Onsekiz yaşında olmanın verdiği hafiflikle hayallerinin kanatlanıp uçması için bir kıvılcım yeterliydi.
Bilinmezin romantizmi, Harem’de bir tutsak gibi yaşamanın neye benzeyeceğini düşünmekten alıkoyuyordu genç Marguerite’i, Harem’in kraliçesi olacağından emindi o, hatta Doğu’nun hükümdarını aşkıyla büyüleyerek yepyeni bir insana dönüştüreceğinden. Gerçeğin hayallerine ne kadar az uyduğunu gördüğündeyse artık çok geç olacaktı...
Sonunda, aslı bilinse de siyaset gereği basit bir evden kaçma vakası gibi görülüp, örtbas edilen bir yolculuğun ve kâh dehşet, kâh zevk veren uzun hazırlıkların ardından kendini Büyük Efendi’nin büyük yatağının toplanmış perdeleri önünde bulmuştu Marie-Geneviève-Marguerite.

Ömründe ilk kez girdiği hamamdan, cildi pembeleşmiş olarak çıkmıştı, bu ilk hamam faslını ömrü boyunca unutmayacaktı; burada kültürler şiddetle çarpışmıştı. Görevini hep eksiksiz yapan, çalışkan bir kadın olan Hamamcı Usta, hep alışıldığı gibi, padişahın koynuna girecek olan talihli kadını gereğince hazırlamak istemişti, vücudunun tüm fazla tüylerini ağdayla bir güzel temizlemek de buna dahildi elbette. Hırçın Frenk kızı ise bu niyetini anlayınca avaz avaz bağırmış, tüm gücüyle karşı koymuş ve sonunda elinden kurtulmayı başarmıştı, hünkârın yeni gözdesini daha fazla zorlayamamıştı görmüş geçirmiş kadın. Padişah öfkelenecek olursa, savunması hazırdı zaten.
Şimdi Paris’te ısmarlayıp ilk kez burada giydiği uçuk mavi taftadan, göğsü, kolları ve eteği krem rengi enli dantellerle süslü tuvaleti içerisinde güzelliğinden emindi Frenk kızı. Kalfa kadının ona törenle sürmek istediği keskin lavantayı da, ağır gül kokusunu da reddetmiş, Paris’ten kristal şişe içinde getirdiği, portakal çiçekleriyle mügelerden yapılmış kendi kışkırtıcı parfümünü, kendi uygun bulduğu yerlerine sürmüştü bol bol.
Mavi tuvaletin derin dekoltesindeki kocaman fiyongun üzerine Ahmed Han’ın ona harem ağasıyla gönderdiği ilk armağan olan, silme elmas yapraklı bir dalın üzerine konmuş, oval biçimli iri firuzeden gövdesi, zümrütten gözleri ve iri elmaslardan sivri kanatları olan bir kuşun ışıldadığı gösterişli iğne iliştirilmişti. Takının arkasındaki ince yay, takanın en ufak hareketiyle yaprakların salınmasını; kuşun nazlı nazlı titremesini sağlıyordu. Firuzenin göz alıcı rengiyle neredeyse aynı olan yeşilimsi mavi gözlerine çok yakışmıştı bu takı. Marguerite, padişahın onun özelliklerini öğrenip de, bu armağanı hazırlatacak inceliğe sahip olduğuna inanamıyordu, binbir gece masalları başlamıştı onun için.
Saçlarını Paris modasına göre, lülelerden oluşan bir topuz haline getirmek ona düşmüştü, haremdeki gözde kadınların saçlarını yapan, Berber Usta denen kadın, böyle bir saç modelini tanımıyordu çünkü.
Ahmed ayağa kalkarak karşıladı onu, elçisinden Paris’te kadınlara şaşılası bir  saygı gösterildiğini öğrenmişti. Sırtında kadınlarını sevişmek üzere karşıladığında üzerinde olan gecelik entarisiyle takkesi değil, iri lâlelerin karmaşık motifler oluşturduğu ince ipek kaftanı vardı, ve belinde mücevher tokalı kemeri. Başındaki sarıkta parıldayan yakutlu sorgucu ise, kaftanının al rengine uysun diye seçtiğini ise kendine bile itiraf etmemişti padişah. Osmanlı mülkünün hükümdarının küçücük bir Frenk kızını etkilemek uğrunda böylesine çaba harcadığı görülmemişti.
Şimdi padişah ile cariye; seçen ile seçilen değil, gençliğinin parlak günlerini geride bırakmış kırk dokuz yaşında bir adamla gençliğin tüm tazeliğini dışa vuran onsekiz yaşında bir kız vardı karşı karşıya, durumun acıklı ya da gülünç çelişkilerini görmezden gelerek birbirlerini etkilemeye çalışan. Üstelik kızın olduğundan güzel görünme çabasının olduğu söylenemezdi, öyle Çelebi’nin anlattığı gibi ‘kokulu siyah macunlar ya da kızıllık düzgünleri sürünüp, güzelliğine imdat eylemeğe’ gereksinim duymamıştı, buna çabalayan yedi iklim padişahının kendisiydi!
Ahmed Marguerite’in hafifçe titreyen ellerini tutarak gözlerinin içine baktı ve bu deniz rengi gözlerde heyecanın yanısıra merakı, meydan okumayı ve herşeyden çok da arzuyu görünce hafifçe irkildi. Sultan Ahmed, o güne kadar sevişmek için seçtiği kadınların bakışlarında yalnızca sonsuz bir teslim oluş, bazılarının yüzündeyse en fazla seçildikleri için duydukları sevinci saklama telaşını görmeye alışmıştı. Paris’in pervasızlığını henüz üzerinde taşıyan Marguerite ise aşktan, cinsellikten zevk alma hakkının -hükümdar da olsa- yalnızca erkeğe özgü olmadığının bilincinde bulunduğunu en masumane, en doğal haliyle belli ediyordu. Anlaşılan ikisinin de birbirlerinden öğreneceği çok şey vardı, öğrendiler de... 
Marguerite’in sımsıkı korsajlı ağır giysisinin kopçalarını çözerek çıkartmak, yepyeni, heyecanlı bir deneyim oldu Ahmed için, tuvaletin altından çıkan kat kat dantelli jüponlar ise tam bir sürpriz. Genç kızın soyunmaya bu kadar hevesli oluşu da erkeği hem tahrik eden, hem de şaşırtan yanıydı bu birlikteliğin, kendi soyunuşunun açık bir merakla izlenmesi de öyle.

Marie-Geneviève-Marguerite Saray-ı Âmire’nin haremine geleli yalnızca iki hafta olmuştu, henüz Türkçe’yi birkaç sözcük dışında öğrenememişti. Sultan Ahmed ise biraz Fransızca öğrenmeye çalışmıştı ama, basit bir sohbete bile girişmeleri mümkün değildi; onlar da konuşmadan değilse bile, konuşmaları anlamadan anlaştılar. Parisli kız, cinselliğin simgesi olarak gördüğü, ona göre Doğu’nun en güçlü erkeğinin kollarında mutluluğu bulmayı bekliyordu, bunu hayal ederek gelmişti buralara. Ahmed Han da bu duyguları anlamaya hazırdı, bu kızın istediği gibi, haz alırken haz vermeye istekli ve gayretliydi.
Padişah, Frenk usulü öpüşmeyi, sevişmeyi öğrenmekte gecikmemişti, Marguerite de erkeğinin nelerden hoşlandığını çok çabuk kavramıştı. Kuralları her defasında değişen, ancak  benzersizliği bir öncekine benzeyen bir sevişmeydi onlarınki. Yaşadıkları, Osmanlı padişahlarının pek çok odasını yaşamak ve yatmak için kullandıkları, göz alıcı İznik çinileriyle, kalem işleriyle, selsebillerle, ipek örtülerle, göz alıcı mücevher askılarla, ve inanılmaz hüzünlerle bezeli koca Harem’in, tarihi boyunca tanık olduğu az sayıdaki tutkulu aşktan biriydi, ama hünkârın aşkının ne kadar süreceği belli olmazdı.

Yaşam çizgisinin saptığı yerde
Hükümdarın sesi olağanüstü yumuşaktı, hatta titriyor muydu yoksa?
-İşte sana en çetin imtihan, benim sevgili Levnî’m. Seninle senelerdir nefsimizi sınamanın hududu nedir diye münâkaşa ettik durduk, amma bu diyeceğim tasavvurun fevkindedir, ki zihnine hâkim olasın.
Sultan Ahmed, Levnî’ye o en çok anlatmak istediği, onu anlatmadan gözünü kapatmak istemediği sırrı açıklamaya karar vermişti sonunda. Hem de çok çabuk varmıştı hükümdar bu karara, yaşam çizgisinin amansızca saptığı yerde, saltanatının kendinden giderek uzaklaştığını anladığı zaman.
.../...
Bu uzun öykünün ve kısa konuşmanın sonu geldiğinde Levnî artık asla eski Levnî olamayacağını biliyordu. Yaşamı boyunca aradığı cevap, aynı zamanda kendi sonu gibi görünüyordu, en azından nakkaş ve şair Levnî Abdülcelil Çelebi’nin sonu. Ahmed Han haklıydı, o zamana kadar sultanla karşılıklı oturup kurguladıkları öyküleri kat kat aşan bu öykünün, böylesi bir sırrı taşımak, nefse en büyük meydan okuyuştu. Öte yandan bu sırrı başkalarının öğrenmesi, aynı zamanda Levnî’nin ölüm emri demekti...
.../...
Bu son görüşmeleri oldu padişahla musahibinin.


 

     

Tüm hakları saklıdır. © Gül İREPOĞLU gulirepoglu@gmail.com
Ana Sayfa
İletişim