FİYONKLU
İSTANBUL DÜRBÜNÜ

Bir
giysiye neler yüklenebilir?
Giysilerin her biri kullanıldıktan sonra yaşamdan çıkıp gider mi? Yoksa
bir süre de olsa severek kuşanılan bir kabuk gibi hep sahibinin bir
parçası kalarak, iz bırakarak, hoş kokulu bir hatıralar demetini
mi kucaklar?
Tıpkı eski bir yüz gibi, eski bir müzik gibi, eski bir koku gibi, eski
bir tat gibi, eski bir giysinin ateşlediği o geri dönüşler... Beklenmedik
ayrıntıların öne çıkarak bir gülümseyişe, ya da hüzne yöneltmesi...
Herkesin yaşadığı.
Bir kadının giysileri, annesinin giysileri, teyzesinin giysileri, bebeğinin
giysileri, arkadaşının giysileri, dergideki mankenin giysileri, filmdeki
aktrisin giysileri, romandaki kahramanın giysileri... Hayran oldukları,
nefret ettikleri, şaşırdıkları, özledikleri... Bir yaşama eşlik eden,
bir kenti yaşayan giysiler. Adım adım sokaklarda, sahillerde, vapurlarda,
bahçelerde, evlerde, okullarda o kent.
Kent giysilere yansır mı? İstanbul yansımış.
Kent adım adım izlemiş giysileri, ya da giysiler kenti. Birbirinden
koparmak olanaksız.
Bellekte yer edinen tüm giysiler kâh dingince, kâh çağlayarak akan
o nehir benzeri anılar silsilesinde yerlerini almış, mekanlarına kurulmuş...
Üst üste yığılınca bir kişisel tarihe; öznel bir yakın tarihe dönüşüyorlar,
onları taşıyan ve çevreleyen kişilerle, giyildikleri ortamla ve elbette
kentle birlikte. Bir elbise, bir kumaş, bir saç modeli, bir renk, bir
küpe, bir kemer tokası, bir düğme, bir ayakkabı ansızın yüreğin derinliklerinden
bir hayali canlandırıp, geçmişteki o yaşantıya dokunuveriyor, bazen
parlak fiyonklarla bezenen, bazen de simgesel fiyonklarla kuşatılan
ya da olmadık yerlerde bağlanıp düğüm olan... Meğer
ne çok fiyonk varmış giysilerimizde, anılarda, İstanbul’da... Ayrıntıları
biriktirdikçe fiyonklu bir İstanbul dürbününden bakıyorum geriye... devamı »»
 |
 |
 |
Yılların
birikimiyle yazılan...
|
Lale
Devri'nin görkemli günlerine doğru bir yolculuk bekliyor bizi
bu romanın satırları arasında.
Ailesinden ayrı düşen bir çocuğun hüznü bekliyor biraz da. Bir de
sanat bekliyor, tüm cazibesiyle.
Nakkaşlar bekliyor, ellerinde fırçaları. Şairler, dillerinde
mısraları. Her yer çiçeklerle bezeli...
Ama padişahlar, sadrazamlar, valide sultanlar da bekliyor
kimi zaman acımasızlıkları, kimi zaman insanî zaaflarıyla.
Bizans'tan kalan hazine bir yanda, çırağan şenlikleri öte yanda...
Koca bir imparatorluk bekliyor gelenek ve görenekleriyle.
Ayrıntılarda gizli bir hayat bekliyor.
devamı »»
|
|
18.yy Osmanlı Sarayı Harem’inde imkansız bir aşk öyküsü...
Birbirinden güzel olan cariyelerin arasında aklıyla ve
sıradışı kişiliğiyle öne çıkan bir cariye, sultanın yatağına
yalnızca bir kez davet edilir, ve ona aşık olur.
Yollamayacağı
mektuplarına aşkını döker.
Sultanın da ondan müthiş etkilendiğini, ancak çocukluğundan
tahta çıktığı 50 yaşına kadar hapiste geçirdiği 44 yılın bıraktığı
ruhsal bunalımlarla ondan kaçtığını, bu yüzden onu görmezden
geldiğini bilmez.
Sultan da, cariye de, öyküsü diğerlerinden farklı olan
yakışıklı bir harem ağasının tabloyu değiştireceğini farketmemektedir.
devamı »» |
| |
AĞAÇ
İstanbul’un eski bir semtinde zaman.
Anıların getirdiği, anıların götürdüğü.
Bekleyen öykülerin ilki: AĞAÇ devamı »» |
  |